Yorum 8

Yonca'nın Aramıza Katılışının Birinci Yıldönümü

 
Yonca'nın aramıza katılışından bu yana tam bir yıl geçti. Geçtiğimiz sene benim için zaman zaman hızlı, zaman zaman da çok yavaş bir dönemdi.
Tam bir sene önceydi. Hastaneye gittiğimizde normal doğum olacağına dair hayallerim vardı. Fakat 1 günlük bekleyiş ve kızımın keyfinin yerinde olması sonucunda 18 Ekim 2011 tarihinde sabah 8.30'a odama gelen doktorum artık beklemenin bir faydasının olmayacağını, Yonca'nın normal doğması ihtimalinin çok çok düşük olduğunu belirtti. 41 haftalık hamilelik süresini dolduran bendenizin bebeğimi daha çok taşımam onun için risk taşıyordu artık. Kararı bana bırakan doktoruma cevabım, "Tamam. Sezaryene alın beni." oldu. Bundan sonraki süreç gayet hızlı bir şekilde gerçekleşti. Ameliyathane arandı, müsaitlik durumu belirlendi. Ameliyathaneye giderken hemşireler ve hasta bakıcılar beni doğuma hazır hale getirdiler. Epidural sezaryen doğum yapmanın avantajı olarak kızımın yaşama merhaba çığlıklarına şahit olabildim. Bu da bir anne için çok özel ve unutulmaz bir an olsa gerek. Gözlerim hala dolu dolu oluyor o dakikaları düşündükçe. Ciyak ciyak bağıran kızımı koynuma koyduklarında bir meleğin vücuduma dokunduğunu hissettim.
Doğum sonrası hafif de olsa postpartum atlatan bendeniz kızımın ilk 40 gününü resmen geriye doğru saydım. Kırk gün geçtikten sonra her şeyin mükemmel olmasını hayal ettim. Aslında öyle olmadı ve olmayacağını da bilmeliydim. Sadece dünyaya ve bize alışmaya çalışan minik meleğim ile anneliğe ve evimizdeki yeni üyeye alışmaya çalışan benim zamana ihtiyacımız vardı. Bu süre benim fizyolojik olarak da toparlanma süremle denkti.
 
 
İlk bir ayı geride bıraktıktan sonra az kaldığı için çok rahattım. Artık kızımla birbirimize ve yeni düzenimize alışmış, eskisi gibi acemice davranmıyorduk. Bebeğimin neredeyse yapışık gezmesine, kucakta uyuyakalmasına, geceleri defalarca uyanmasına alışmış gibiydim.
İkinci aya kalmadan biraz daha toparlanmıştık. Artık dışarı çıkabiliyor, küçük de olsa alışveriş turları yapabiliyorduk. Daha çok annemlere yaptığım ev gezmelerinde daha rahat oluyorduk haliyle.
Doğum iznimin kışa gelmesiyle ve annemin iyileşme sürecinin devam etmesiyle birlikte daha çok ev hapsine takılan bizler, kar yağmadığı ve havanın çok çok soğuk olmadığı günlerde kendimizi sokağa atıyorduk.
3.ayımız da bir şekilde geçti bitti bu arada. Doğum iznimin bitmesine 1,5 ay kalmıştı ve ben kendimi sudan çıkmış bir balık gibi hissediyordum.
4. ayın su gibi geçtiğini ve kısa sürede işe başladığımı hatırlıyorum. İlk gün çok zorlu geçse de kendimi psikolojik olarak bu sürece hazırlamıştım. Yonca ise ilk ondan ayrıldığım gün bana küserek tavrını belli etmişti.
İşe başladıktan sonra günler, aylar birbirini kovaladı sanki. Zaman koşarak ileriye gidiyor, biz de arkasından ona yetişiyor gibiydik.
Annelerin çocukları büyüse bile hep bebek kaldıkları, doğumda ellerine aldıkları gibi küçük olarak hayal ettikleri yadsınamaz. Ben de hala öyle hissediyorum. Her ne kadar bebeğim oniki aylık bir yaşam serüveni geçirse de, benim için hala hastanede kollarıma aldığım ilk gün kadar küçük bir melek.
Belki bunu zaten bakışlarımdan, sarılışımdan, onu koklayıp öpmemden hissediyor olsa da ben bir kez daha belirtmek istiyorum: "Canım kızım iyi ki doğdun, iyi ki varsın ve seni koşulsuzca seviyorum."


Devamını oku...
Yorum 2

Sezar'dan yola çıkmak...

Jül Sezar, bildiğimiz adıyla Sezar, birçok şeye esin kaynağı olmuş Romalı liderdir. Sezar'la ilgili bildiklerimiz tarihin ötesinde salatasının zengin olduğu, şifreleme yöntemi, Temmuz ayına verdiği adı olarak sayılabilir.
Bunlar benim aklıma gelenler... Elbette ki farklı birçok şeye daha esin kaynağı olmuş veya başka yönleriyle de tanınmış olabilir Sezar.
Sezar'ın bu ünlü sözünü neredeyse bilmeyen yoktur: "Geldim, gördüm, yendim (Latince orjinali: Veni, Vidi, Vici)". Brütüs'ün Sezar'ı sırtından hançerleyen grubun başını çekmesiyle Sezar'ın "Sen de mi Brütüs?" dediğini neredeyse hepimiz biliriz.
Peki Sezaryen doğum yönteminin Sezar'dan geldiğini biliyor muydunuz?
Her ne kadar bununla ilgili internette doğru bilgi bulunamazsa da Sezar'ın annesinin de doğum sırasında ilkel bir yöntemle karnının kesildiği ve Sezar'ın bu şekilde doğduğu rivayet edilir. Kaynaklar Roma İmparatorluğu'nda bu tip bir yöntemin varlığından bahsetseler bile o dönemde bu yöntemle annenin canlı kalması pek mümkün olmadığı için doğru olmadığı savunuluyor.
Sezaryen yöntemi annenin doğumunda problem çıktığı durumlarda, prematüre doğumlarda, plesenta ve annenin enfeksiyon problemlerinin olduğu durumlarda ve bebeğin başının doğum kanalına girmediği durumlarda başvurulan bir yöntem. Son yıllarda sıkla rastlamamızın sebebi hamile bayanların normal koşullarda hamileliklerini geçirmemeleri. Kendimden örnek vermem gerekirse, hızlı tempolu, fazla mesaili çalışma saatleri, hafta sonlarının dolayısıyla yoğun ve hareketli geçmesi, uzun süre oturarak çalışma ve stres yükü ile bebekler hiç de normal olmayan bir süreç yaşadıkları için ben dahil etrafımdaki çoğu kadın normal doğum tecrübesini yaşayamadık. Gerçekten mümkün olsa acısına katlanarak denemeyi göze almıştım, fakat kısmet kelimesi burada devreye girdi ve benim için gerçekleşmedi.
Doğum işi zaten başlı başına bir stres, bir de buna öncesindeki hengame eklenince işte size çift çekirdekli stres yükü.
Doğumum öncesinde 7.ay kontrolümde doktoruma o malum soruyu sorduğumu çok net hatırlıyorum; "Doğum yöntemine ne zaman karar vereceğiz?". Doktorum biraz şaşkınlıkla, biraz olgunlukla benim sorumu yanıtlamıştı ve her şeyin o an için normal gittiğini, bu durumda zaten tek bir alternatif olduğunu, çoğu kadının vücut yapısının da normal doğuma uygun olmasından dolayı normal doğuma yöneldiğimizi söylemişti. Benim suratımdaki gülümsemeyi belki sonradan kendisi de fark etmiştir. Çoğu jinekologun sezaryene yönlendirdiği bir ortamda ben bu yanıta o kadar çok sevinmiştim ki sanki o an doğum yapmış gibi olmuştum.
Doğum öncesi iznime ayrılmadan önce herkes bana malum soruyu sormuştu; doğumu nasıl yapacağımı. Kendimi garantiye almak adına yanıtım çok netti: belli değil. Normal olacağını iddia edenler, zaten bu durumda kesin sezaryen olacağını söyleyenler olmuştu. Çok fazla kafamı bulandırmak istemesem de etkilenmiştim...
Gel zaman git zaman haftalar birbirini kovalarken benim için normal doğum olasılığı azalıyor gibiydi. Doktorum her hafta kontrol sonrası hala zaman olduğunu, daha bekleyebileceğimizi, ama ağrı, sancı hissettiğim anda mutlaka kendisini aramamı söylüyordu. Her gece yatağa yattığımda sanki sancılarla uyanıp gece yarısı hastaneye koşacakmışız gibi geliyordu. Eşim mışıl mışıl uyurken, ben karnımın büyüklüğünden, doğum heyecanından ve biraz da korkudan uyuyamıyordum. Günler geçtikçe sanki bebek hep karnımda kalacakmış, hiç doğmayacakmış gibi hissediyordum. O kadar çok merak ediyordum ki, bir an evvel doğsun, haftası dolmadan gelsin diye hayaller kuruyordum.
Dünya'ya gelen herkesin bir sebebi ve zamanı olduğuna göre kızımın da saati önceden belliydi, yalnız ben bilmiyordum tabii bunu. 41.haftanın bitiminde beklemekten bitmiş olan ben, her şeyi göze alarak hastanenin yolunu tutmuş ve bağlandığım NST cihazının bu sefer biraz inişli çıkışlı bir sayfa çıktısı sağlaması için dua ediyordum; çünkü, ne zaman bağlansam Yoncacık uyuyor oluyordu, bende de ne bir kasılma ne bir sancı...
NST ve ultrason cihazlarıyla ahbap olmak canımı sıksa da bitecek ümidiyle katlanıyordum. En son ultrason kontrolünde doktorum bebeğin başının büyük olduğunu, normal doğum konusunda biraz şüpheli olduğunu söylediği anda sanki başımdan aşağı kaynar sular inmişti. Ben hep kendimi normal doğuma hazırlamışım meğer. Sezaryen olsa bebek doğmayacak sanki... Yine de deneyebiliriz diye karar verip Pazartesi günümü indüksiyon ve NST ile kanka olarak geçirdikten sonra ertesi gün güle oynaya sezaryen doğum yolunu tuttum.
Neredeyse 1/10 ağırlığında bir sancı yaşayan ben, normal doğumun da azıcık tadına baktım diyebilirim. Eğer 1/10 buysa 10/10 ne demekti kim bilir.
Sezaryen doğumum hiç korktuğum gibi gerçekleşmedi. Epidural sezaryen ile doğuma şahit oldum ve bebeğimin ağlama sesini duydum. Bunlar kesinlikle çok özeldi. Zaten doğum sonrası artık ben ben olmadığım için düşündüğüm son şey çektiğim ağrılar veya uyuşuk olan bedenimdi.
Sezaryen doğumun iyileşme süreci normal doğumdan daha uzun gerçekleştiği kanıtlanabilir bir gerçek, anne için daha zor olan bu yöntem bebek için sağlıklı ve kolay.
Bu vesileyle hamilelere kolay doğumlar, bebeklere sağlık diliyorum. Normal doğum gerçekleştirmiş anneleri gönülden tebrik ediyor, sezaryenle doğum yapmak zorunda kalanlara da biz de zoru başardık demek istiyorum.
Devamını oku...
Yorum 0

Saç dökülmem de olmasaydı...

Bir zamanların ünlü reklamını hatırlar gibiyim: "Neşe'nin kepek sorunu var". Bunu "Melisa'nın saç dökülmesi sorunu var" olarak değiştirmek istiyorum.
Hormon değişimimin tavan yaptığı doğum sonrası günlerde başlayan ve son gaz devam eden saç dökülmesi problemi yaşıyorum.
İnsanoğlu nankör yaratık, hava soğuk olsa şikayet eder, sıcak olsa şikayet eder. Saçları kıvırcık olan düz ister, düz olan kıvırcığa özenir. Ben de doğum öncesi kabaran saçlarıma gıcık olup dururdum, herkes ne güzel banyodan çıkıp hiçbirşey yapmadan dışarı çıkar, ben ise köpük, sprey benzeri bir saç ürünü kullanmadan halkın arasına karışamazdım.
Hamilelik haberimi aldıktan sonra hiç kestirmediğim saçlarım belime kadar cılızlaşarak uzamışken doğum sonrası hastanenin moral desteği olan fönümü çektirdim. Bakımlı bir şekilde hastaneden ayırılırken saçlarımla hala barışıktım.
Eve dönüp de saçlarım suya değdikten sonra acı gerçekle yüzleştim. Saçlarım dökülüyor, hatta dökülmekle kalmıyor, birbirleriyle sözleşmişcesine toplu olarak vücudumu terk ediyorlardı. Lohusa ruh haliyle iyice sinir bozucu hale gelen saç dökülmeleri daha da fena görünüyordu.
Lohusalık günlerimin neyse ki geçmesiyle beraber gülücüklerime kavuşan ben hala banyoda ve elimi saçlarıma attığımda kara kara düşünür oldum. Bu kadar saç neden beni bırakıp gidiyordu, yıllar boyu şikayetimin acısı artık çıkıyordu galiba...
Doktorumun kontroller sırasında çok normal, devam eder, bir sene sonra geçer demesi biraz olsun içimi rahatlatsa da Melisa'nın saç dökülmesi problemi ne yazık ki devam ediyor, ama bu durum beni ne yazık ki Neşe gibi reklam yıldızı yapmaktansa mağdur yapıyor.
Fikrimi hala değiştirmedim: Kızım için her şeye değer...
Devamını oku...
Yorum 1

Ah şu Hamilelik Nezlesi!

Gülü seven dikenine katlanıyor. Hamile olup anne olmak kolay değil haliyle. Zor olduğu ölçüde keyifli bir yolculuk bu.
Hamilelik dönemi rahat geçmiş biri olmama rağmen ben de hamilelik yan etkilerinden nasibimi aldım.
İlk 3 ayda yoğun seyreden, sonrasında azalan burun kanamaları. Bu dönemde neredeyse her gün burnum kanıyordu. 3 aydan sonra biraz daha azalan burun kanamalarım hala ara ara devam ediyor.
Vücudumdaki tüm yararlı şeylerin o minik fetüs kızımı beslemeye yönelmesiyle kramplarla tanıştım. Gecenin tam ortasında özellikle bacağıma giren kramplarda çığlık çığlığa uyanıyor, geçmeden uykuya dalamıyordum. İnternette ve kitaplarda okuduğuma göre bu çok normaldi ve bu dönemde magnezyum desteği almak gerekiyordu. Sanıyorum 5. ay kontrolüydü, doktoruma danıştım ve o da bana 1 hafta boyunca magnezyum tabletlerini çiğneyebileceğimi, geçmezse başka bir çare bulacağını söyledi. Bu dönemde magnezyum tabletlerinin yanında muz yemeye başladım. Sabah akşam birer adet aç veya tok karnına ilaç niyetine muz yedim. Sonuç gayet olumluydu, zira eskisi gibi kramplarım kalmamıştı, aynı zamanda muz yemek beni dirençli yapıyordu.
Bu yan etkilerin yanında bir tanesi var ki, hemen hemen hiçbir hamilenin başına gelmemiş (en azından benim çevremde hamilelerin hiçbiri) bir yan etki; hamilelik nezlesi. Hamilelik nezlesi ne mi?
Ben de başıma gelmeden önce bihaberdim böyle bir rahatsızlığın varlığından. 4.aydan itibaren kulaklarım ve burnum tıkanmaya başladı ve kontrollerimde sorduğum zaman doktorum bunun çok normal olduğunu, bebek için vücudumun daha fazla oksijen pompalamaya çalışırken bu sorunların ortaya çıkabileceğini söyledi.
Kendimi nadiren normal olarak saydığım için bu yan etkiye çok şaşırdığımı söyleyemem. Yalnız zor olan kısım her telefonda konuştuğum kişinin beni grip veya nezle sanıp geçmiş olsun dileklerini iletmesi ve  benim de konuyu kısaca açıklamam olmuştu.
Doğuma kadar bu şekilde tıkanmış kanallarla yaşayarak hamileliğim geçti. Doğum için hastaneye yattığım gün mucizevi bir şekild hamilelik nezlemin geçtiğini fark ettim. Sanırım doğum kelimesi bile nezleyi korkutmaya yetmişti. Bu sefer beni gerçek grip yakaladı tabii. En azından kulaklarım açık diye çok mutluydum.
Hastane dönüşü her şey normal gibi gözüküyordu, ta ki 5 gün sonra tekrar kulaklarım tıkanana kadar. Kabus geri dönmüştü. Yine yeni yeniden hamilelik nezlesine geri döndüm ve hala aralarda tıkanmış vaziyette dolaşıyorum. Kulaklarım açıldığı zamanlarda duyabildiğimi hissediyor ve mutlu oluyorum. Kulak burun boğaz doktoruna sorduğumda bana bu yan etkinin 2 seneye kadar sürebileceğini söylediğinde aklımdan şu geçti: "Kızım için her şeye değer"...

Devamını oku...
Yorum 2

Yonca'nın Aramıza Katılışı

Yılın başından beri içimdeki tatlı kıpırtı, minik ellerini ve ayaklarını hissettiğim kızım 41. hafta 1. gününde nihayet aramıza katıldı.
37. haftaya kadar yoğun çalışma tempom ve koşturmacalar sonucunda hamileliğimin bu kadar çabuk geçmesi çok normaldi. Genel olarak rahat bir hamilelik olmasına rağmen, kronik hamile nezlesi çekmem gün içinde hayatımı epey zorlaştırıyordu. Gün boyu tıkalı bir burun ve kulaklarla boğuşmak, iş yerinde konuştuğum her kişinin beni grip sanması ve durumu açıklama zorunluluğum zaman zaman beni yoruyordu. Çok yoğun çalışma temposuna vücudum dayanamayıp 20. haftamda karnımın üstünde küçük kırmızılıklar olarak gözüken benekler sonunda büyüyerek birer koca kırmızılık olarak karnımı, sırtımı, göğsümü ve bacaklarımı kapladı. İlk olarak kullandığım çatlak giderici kreme yorsam da en sonunda inat etmeyip dermatoloğa gözüktüm. Dermatoloğum dediği üzere bunun günlük yaşam adı "Gül hastalığı" idi. Yani bir şey bir şey rosa. Virütik bir rahatsızlıktı, ciltte oluşuyordu ve Allah'tanki bebeğe zarar vermiyordu. Her ne kadar virütik olduğu söylense de benim tahminimce çok yoğum tempoma bebeğim bir dur demek ve beni biraz yavaşlatmak istemişti.
4-6 hafta içinde kırmızılıklarım gitti, tabii bu arada karnım da giderek büyümeye başlıyordu.
32.haftada 5 hafta daha çalışmak üzere devlet hastanesine gittim, orada ultrason kontrolündeki doktor bebeğimin en fazla 30.hafta sonunda olabileceğini söyledi. Halbuki ben bebeğimin hafta durumundan çok çok emindim. 5 hafta sonunda tekrar ultrason kontrolüne gittiğimde bebeğim tam 37 haftalıktı.
Raporumu almadan önceki Cuma günü gece onbire kadar ofiste kalıp işlerimi toparladım ve not bırakacağım işleri ayarladım. Masamı da boşalttıktan sonra eve geldim ve ertesi gün bebiş için doğum öncesi ufak tefek eksikleri almak üzere alışverişe çıktık.
Tam reyonlarda gezerken annemden bir telefon geldi. Ayağını kırdığını ve hastanede olduklarını söyledi. O anda ne kadar çok şok olduğumu ve üzüldüğümü anlatamam. Hala bu satırları yazarken gözlerimden sicim sicim yaşlar akıyor. Apar topar alışverişi bırakıp annemin yanında aldık soluğu. Evde perde asmak isterken merdivene çıkmış ve yere ayak bileğinin üzerine düşmüştü. Babamla apar topar hastaneye gelmişlerdi ve ayağında alçı vardı. Doktoru acilen ameliyat olması gerektiğini belirtmişti. Ama annem oldum olası ameliyat kelimesini sevmez, hemen olumsuz cevap verirdi. Yine aynı şekilde yaptı ve ortopedi doktoruma danışmak üzere telefon açtı. Ortopedi doktorum, ki kendisi beni 15 yaşımda skolyozdan ameliyat etmiştir ve gelmiş geçmiş en iyi doktorlardan biridir, röntgenleri ona getirmemizi bildirdi. Plana göre annemi eve götürecektik ve Pazartesi günü doktorumun ofisine giderek röntgenleri gösterecektim. Cumartesi günü eve annem ve babam hastaneden ambülansla döndüler. Ablama da sonradan haber verdik, o da apar topar akşam eve geldi. Hepimiz durumdan dolayı çok üzgündük, çünkü annemin özel durumundan dolayı ayağının kırılması yürümesi açısından çok önem taşıyordu.
Pazartesi sabahı önce devlet hastanesinden 37 haftalık raporumu aldım, ardından hızlıca Bakırköy'ün yolunu tuttum. Doktoruma röntgeni gösterdikten sonra acilen ameliyat olması gerektiğini, parçalı kırık olduğundan mutlaka ameliyatla düzeleceğini belirtti. Bu onun uzmanlık alanı olmadığından bana iki doktor ismi verdi. İlk sıradaki ismi arayan kız kardeşime doktor hemen çalıştığı hastaneye gelebileceğimi ve röntgeni gösterebileceğimi söyledi. Ben de apar topar hastanede doktoru buldum ve bir ameliyat öncesi röntgeni onunla paylaştım. Özel durumdan dolayı farklı bir ameliyat yapılacaktı ve karar vermemiz için bize süre tanıdı. Annemlere gidip konuyu onlarla paylaştım ve yapılacak bir şey olmadığından ameliyata karar verildi ve Salı günü öğlen zar zor bir evden çıkma durumu sonucu hastaneye vardık. Çarşamba sabah 7.30'da annemi ameliyata aldılar ve o uzun geçen 3 saat sonunda çok başarılı bir şekilde ayağına demirleri takıldı ve annem o akşam doktorun desteğiyle ve yürüteçle adım atmayı başardı.
Ben de bu arada kendi hamileliğimi, her an doğurabilecek durumda olduğumu unutmuştum. Herkes sanki hemen doğuracakmışım gibi bana muamele yapıyordu ve ben çok rahattım, sanki biraz daha zamana ihtiyacı vardı bebeğimin.
Annemin ameliyatı sonrası toparlanma dönemine girdik, 38.hafta kontrolümde doktorum artık araba kullanmamam gerektiğini belirtti. Bu noktadan itibaren benim için ev hapsi başlamıştı. Artık sadece hafta sonları dışarı çıkabiliyor, sürücü koltuğunun yanında oturuyordum. Ben de Kasım ayında gireceğim sınav için hazırlık yaparım diye yine "Her şerde bir hayır vardır" deyip evde kalmaya devam ettim. Benim için tek eğlence sabah ve akşam uğrayan kız kardeşim Pınar'dı. Bazen Pınar'la Beşiktaş'ta buluşup eve kadar alışveriş yaparak geliyorduk, bunlar da bana moral oluyordu.
Bir yandan da bebeğimin artık aramıza katılmasını diliyor, deli gibi merak ediyordum. Annemin dileği ise, bebeğimin annemin birazcık iyileşmesi sonrasında aramıza katılmasıydı. Nitekim de öyle oldu ve annemin düşmesinden bir ay ve bir gün sonra 18 Ekim'de canım kızım, şans meleği Yonca'm aramıza katıldı.
Katılma hikayesi de ayrıca hareketli olan bebeğim aslında 17 Ekim'de suni sancıyla bekleniyordu. Sabahtan hastaneye yatışım gerçekleşti ve suni sancı verildi. Maalesef ki suni sancı hiçbir işe yaramıyordu. Gün içinde doktorum kontrollerinde hep bana aynı soruyu soruyordu: "Ağrınız var mı?". Maalesef olmadı ve sabaha karşı bir doz daha denenmesine rağmen sabah doktorumun önerisiyle de sezaryen doğuma karar verdik.
Beni sedyeye aldıklarında kafamda tek bir şey vardı, genel anestezi olup öyle doğuma girmek. Maalesef kendisi de çok ameliyat geçirmiş sevgili teyzemle asansöre bindirilirken telefonla konuştum ve kararımı ona da ilettim. Ameliyathane kapısında prosedürleri gerçekleştirmek üzere anestezi uzmanı ve hasta bakıcılar bize sorularını ilettiler. Bu arada tatlı bir süpriz gerçekleşti ve ameliyata bizimle birlikte girecek olan hemşiremiz benim lise arkadaşım Sinem'di. Sinem'i görünce doğum telaşı vs. unuttum ve havadan sudan konuşmaya daldık. Bu arada doktorum Kayhan bey geldi ve benim anestezi ile ilgili kararımı duyunca şoka girdi. Epidural anestezi önerisiyle doğuma hazırlandık. Epidural anestezi olmasaydı eşim benimle doğuma giremeyecek ve kızımızın doğumuna bizzat şahit olamayacaktı, tıpkı benim gibi...
Bu doğru karardan sonra doğumla ilgili işlemler tamamlandı ve ameliyathaneye sedyeyle götürdüler. Bu arada eşime de kıyafet giydirmek üzere içeri çağırdılar. Doğum fotoğrafçısı tutmadığımız ve biz de zaten fotoğraf tutkunu olduğumuzdan eşim fotoğrafları çekecekti, fakat ameliyathaneye girince bu işin o kadar da kolay olmadığını gördük ve bir hasta bakıcıya fotoğraf makinemizi emanet ettik. Sinem'le ve eşimle sohbetler derken doğum çok çok kısa bir sürede gerçekleşti ve ben hayatıma bambaşka bir anlam yükleyen biricik kızım Yonca'mın sesini, daha doğrusu ağlamasını duydum. Allah'ım ilk görüşte aşkı bilirim, ama bu daha ilk duyuşta aşk. Kayhan bey sevecenlikle kızımı tuttuktan sonra bize gösterdi ve ben o an tıpkı şimdi de olduğu gibi gözyaşlarıma hakim olamadım. Yaşanmadan anlaşılmayacak bir şey olduğu için beni en iyi anneler anlayacaktır. Kızımı birkaç saniyeliğine gördükten sonra onu odanın köşesine aldılar ve ilk tetkiklerini yaptılar. Sonrasında bebek hemşiremiz yanımıza getirdi. Kızımı doya doya kokladım ve sonrasında o banyo için bebek odasına doğru yola çıktı. Tabii kızımız çıktıktan sonra benim derdim unutuldu ve eşim de koşarak fotoğraf çekmek üzere peşinden gitti. Sinem'le ve doktorumun ekibiyle baş başaydım. Sohbetler, tesadüfler vs. derken benim de kısa süre içinde işlemimi tamamlayıp sedyeye tekrar alıp odaya getirdiler.
Odaya geldiğimde kızım hala bebek odasında işlemlerini yaptırıyordu. Biter bitmez getirdiler ve zorlu mücadele emzirme seansları başladı. Hastane personeli varken o kadar kolay olan emzirme giderek zorlaşıyordu.
Hastanede ilk gece refakatçim canım teyzem Tuba'ydı. Tuba'nın da Yonca sevgisi o kadar derindi ki, kızımın ilk gecesini onun kucağında uyuyarak geçirdi. Ne zaman Yonca ağlasa Tuba'nın kucağında huzur bulup sustu. Hastanede günler günleri kovalayıp da taburcu olma günü geldiğinde ben hala evde tek başına bebeğe bakma fikrine hazır değildim.
Ama işte, hazır olsam da olmasam da zaman hızla aktı ve ben kızımla harika vakit geçirir hale geldim. Şans meleğim Yonca'm hayatlarımıza hoşgeldin, seni koşulsuzca seviyoruz...


Devamını oku...
posted under | 2 Comments
Ana Sayfa
Instagram

Kayıt olmak için E-Posta adresinizi giriniz:

Son Yorumlar

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

Fotoğrafım
Apple of her mum and dad's eye, Yonca came to the world after having 41 weeks and 1 day womb journey and made her beloved ones happy. She was very active inside, so she continues this habit by clapping her hands so many times. Anne ve babasının göz bebeği, şans meleği 41 hafta ve 1 günlük anne rahmi serüveninden sonra dünyaya gelerek sevenlerini sevindirmiştir. İçerideyken kıpır kıpır olan Yonca, dışarıda da bu kıpırtıları bol bol el çırparak göstermektedir.

    Erkut Demirel'in Hikaye Kitaplarından En Çok Hangisini Beğendiniz?