Yorum 0

Molfix İle Mutlu büyüyen bebekler adım adım mutlu yarınlara koşuyor!

Molfix’in dikkat çeken reklam filmlerine bir yenisi daha eklendi.Molfix’in yeni reklam kampanyasında, bebeklerin mutlu ve keyifli olduğu anlar ile, anneleriyle ve ailece yaşanan eşsiz anları seyrediyoruz.

Bebeklerin mutlu olması ve mutlu büyümesi sağlıklı gelişimin en önemli sırrı. Mutlu bebeklik dönemi geçiren bebekler, ileride de mutlu ve başarılı bireyler olmanın ilk adımını atmış olacaklar. “Mutlu Bebekler Mutlu Yarınlar!” mottosuyla anne ve bebeklerin her zaman, her anlamda yanında olan Molfix bebeklerin sağlıklı gelişimleri ve gelecekte mutlu bireyler olmaları için bebeklerin altını kuru tutar, özgürce hareket etmelerini sağlar ve ciltlerini korur.


Bebeklerin en keyifli olduğu anlarda, aileleriyle geçirdikleri keyifli paylaşımlarda gördüğümüz reklam filminde de “ mutlu anlar yaşayan bebeklerin, mutlu yarınları olur” mesajı veriliyor.

Reklam filmini izleyebilir ve https://www.facebook.com/molfix adresini ziyaret edebilirsiniz.

Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını oku...
posted under , | 0 Comments
Yorum 0

Balığın Tazesi Nasıl Anlaşılır?


 Balığın Tazesi Nasıl Anlaşılır?

       Bir zamanlar yaşlı bir adam ve iki oğlu İstanbul’un balığıyla meşhur ilçelerinden birinde balık satarlardı.  Dükkânları büyük ve temiz, ürünleri zengin ve çeşitliydi. Sadece Marmara ve Karadeniz’in değil, Akdeniz’in balıklarını bile pazarlıyorlardı. İşleri iyi sayılırdı. Baba son derece titizdi. Bu yüzden dükkân ve çevresi bal dök yala misali her zaman temiz ve bakımlıydı. Tezgâhları mermer üstleri de karla kaplıydı. Ürünleri ise günlük denilecek kadar tazeydi, ne var ki babalarının aşırı titizliği nedeniyle delikanlılar epey zorlanıyordu! Gelgelelim düzgün giden işler ve babalarına duydukları saygı, onları sıkı çalışmaya alıştırmıştı. Ama yine de “yahu biz ne zaman beş dakika kıçımızın üzerine oturup dinleneceğiz” diye sitem etmeden duramıyorlardı.
       İşte o günlerden birinde akşam vakti dükkânın önünde son model ve dev gibi bir Mercedes durdu. Üniformalı şoförü aceleyle arabadan inip, arka kapıyı nazikçe araladı. Bu arada şapkasını çıkarıp koltuğunun altına almayı da ihmal etmedi. İnce deri bir sandaletin içinde bakımlı ve narin bir ayak göründü ardından ince uzun ve kar gibi beyaz bacak öne doğru hafifçe hamle yaptı, sonra da öbürü. Genç kadının zaten kısa olan eteği bu defa büsbütün açıldı. Kaliteli bir moda evinden alındığı belli bu tek parça, dekolte elbisenin zaten pek kapalı yanı da yoktu.
       Kardeşler öne doğru atıldılar. İlk hamleyi büyük olan yaptı. Ama kardeşi babasının çatılmış kaşlarının fark edince hemen seslendi.
      -Baba müşteriye bakar mısın?
Ağabey durdu ve balıkları yanındaki kasadan tezgâha aktarmaya başladı. Baba elindeki işi bırakıp müşteriye yöneldi.
      -Buyurun ne alırdınız!
Kadın hiç oralı olmayınca yaşlı balıkçı tekrarladı.
      -Buyurun!
Gene umursamadı. Hatta adamın yüzüne bile bakmadı.“Sağır mı ne?” Diye düşündü ve susup bekledi. Hamsi balıklarının bulunduğu tezgâhın önünde durmuş öylece bakıyordu. Birden eğildi, göğüsleri neredeyse elbisesinden fırlayacaktı. İki kardeş neye uğradıklarını şaşırdılar, gözleri faltaşı gibi açıldı. Elini uzatıp işaret parmağını tepsideki hamsilerden birinin üzerine bastırdı. Sonra parmağını kaldırıp bu defa yanındaki hamsinin üzerine koydu ve yine bastırdı. Aynı şeyi birkaç balığa daha yaptı.
      -Bundan bana ikiyüzelli gram ver!
Yaşlı balıkçı kadının duymayacağı kadar yavaş, “Ya sabır!” Dedi. Sonra asık suratla tezgâhtan birkaç avuç hamsi alıp torbaya koydu ve müşterisine verdi. O da arkasını dönmeden şoföre uzattı. Adam koşarak gelip aldı.
       Şöyle bir bakındıktan sonra, bu defa palamut tablasının önünde durdu. Az önce yaptığı gibi gene fütursuzca eğilip bu defa parmağını en öndeki palamudun karnına bastırdı. Ama orada kalmadı. Diğerine, sonra da öbürüne, bu arada dükkân sahibinin yanına iyice sokulduğunu fark etmedi. Doğruldu, tam bir şey söyleyecekti ki, yaşlı adam elini uzatıp işaret parmağını genç kadının koluna bastırdı. Kadın boş bulundu yana doğru hafifçe öteledi.
      -Ne yapıyorsun sen yahu?
      -Hiç, az önce senin yaptığını.
      -Nasıl hiç be! Parmağınla koluma bastırdın.
      -Ne olmuş? Sen de parmağınla benim balıklarıma bastırdın! 
      -Ben tazeler mi diye kontrol ediyorum.
      -Ben de öyle!
Kadın açtı ağzını yumdu gözünü! Adam:
      -Defol git! Bir daha bu dükkâna gelme! Dedi.
Allah’tan şoför bunu kibarca arabaya bindirip uzaklaştırdı da bu tatsız olay daha fazla büyümedi. Fakat kadın giden arabanın açık penceresinden başını uzatmış hala bağırıp çağırmaya devam ediyordu.
Devamını oku...
Yorum 0

Soyguncular



       Allahtan mevsim ilkbahar hava da sıcaktı. Yoksa durumları bayağı rezillik olacaktı. Kış kıyamette aç susuz sokak ortasında kalmak! Sanki aynı şeyi düşünüyormuş gibi birbirlerine baktılar. İçlerinden buna da şükür dediler mi? Bilinmez! Aslında durumları şimdi de pek iç açıcı değildi. İkisi de köylüydü ama çiftçilikten pek anlamazlardı, zaten memleketlerinde ekilip biçilecek doğru dürüst toprak da yoktu. Onların ekmeği meralardaydı. Çobanlık! Sırtlarında gocuk ellerinde değnek, yanlarında karabaş kangal köpekler, koca sürüyü önlerine katıp dağ bayır gezerler, su kenarlarında veya çeşme başlarında mola verirlerdi. Güzel günlerdi! Meralar hala oralarda bir yerlerdeydi ama o güzelim kuzulardan artık eser yoktu.
       Şimdi bu koca şehrin isimlerini bilmedikleri yerlerinde haftalardan beri bir o yana bir bu yana aç ve susuz gezip iş ararlarken en düşkün ve acımasız küçük figüranlar bile yanlarına sokulmuyorlardı. Sanki uçsuz bucaksız bir cangıl’da adeta tek başlarına kalmışlardı. Ama gene de en zorlarına giden parasızlık değil, şöyle ağızlarını dayayıp su içecekleri şırıl şırıl akan bir çeşme bulamamalarıydı!
       Kalan paralarının birkaç lirasıyla kahvehanenin önünde duran simitçiden iki simit alıp içeri girdiler. Günün bu saatinde masaların çoğu doluydu. Kenarda köşede kalmış boş bir masaya iliştiler. Az sonra çaylar da gelince kahvaltı etmeye koyuldular.
      -Galiba şehirliler de bizim gibi işsiz, baksana iğne atsan yere düşmeyecek! Sokaklar kahveler her taraf tıkış tıkış!
      -Ben de şimdi onu diyecektim.
      -Biz buradan biran evvel gidelim. Kelin ilacı olsa kendi başına sürer, bunlardan bize ekmek çıkmaz!
      -İyi de nereye?
      -Nereye olursa!
Biraz duraladı sonra kesin kararını vermiş gibi,
      -Buralarda yayla yok, ama orman olabilir!
Yaşça küçük olan biraz şaşırdı.
      -Ne yapıcaz ormanda?
      -Yer içer yatarız, sular da bu mevsim gürül gürüldür be!
Açlık kesin bizimkinin kafasına vurdu diye düşünüp işi alaya vurdu.
      -Anladım, önce yaprakları yiyip üstüne şerbet niyetine soğuk sular içeceğiz! Keşke eskiden yaylalara çıkarken yanımıza eşek yüküyle erzak almasaydık. Koyunlarla beraber bi güzel otlanırdık! Bana bak sabah sabah sen benimle kafa mı buluyorsun?
      -Saçmalama lan! Soygun yapıcaz oğlum, soygun!
Bu defa cidden kafası karıştı. Yüzüne şaşkın şaşkın bakıp,
      -Ne diyorsun sen be?
      -Soygun diyorum soygun! Ormanda adam soyacağız!
      -Ee, yapmadığımız bi bu kalmıştı.
      -Haftalardan beri boğazımızdan dişe dokunur bir şey geçmedi.
      -İyi de sonu ne olacak!
      -Başlatma şimdi sonuna? Zaten böyle devam edersek açlıktan, hastalıktan bir köşede zıbarıp kalacağız! Millet bizi görünce korkudan karşı kaldırıma geçiyor yahu! Şu halimize bak! Leş gibi kokuyoruz, insan içine çıkacak halimiz malimiz kalmadı gayri!
      -Anlamadın! Ormanda soyulacak paralı herifi nasıl bulacağız?
      -Ohoo düşündüğün şeye bak! Eskiden ormanda fakirler otururdu, şimdi zenginler!
Arkadaşının neler de bildiğine şaşırdı,
      -Sen bunları nerden öğrendin? Sürüyü gezdirirken yanında taşıdığın o minicik radyodan mı?
Büyük olan ya sabır der gibi başını iki yana salladı,
      -Hadi haadi oyalanmayalım, ikindiye ancak varırız!
       Ormana ulaşmaları uzun sürmedi. Bulundukları yer zaten şehrin varoşları sayılırdı. Bir süre yürüdükten sonra ana yoldan ayrılıp beton bariyerin ve dikenli tellerin üzerinden aşarak ormanın içlerine sızdılar. Patikayı buluncaya kadar epeyce yürüdüler. Aç ve bakımsız olmalarına rağmen çobanlık günlerinde edindikleri idman onlara bir hayli yardımcı oldu. Sonunda aradıkları gibi bir çeşme başı buldular. Eski günlerde gezindikleri yaylaları hatırlatacak kadar gürül gürül akıyordu. Çeşmenin hemen ardında kalın gövdeli meşe ağaçları dizilmişti. Geldikleri yol yanından uzayıp gidiyordu. Çevrede ne bir insan ne de yerleşim yeri görünüyordu!
       Akşama fazla zaman kalmamıştı. Ellerini yüzlerini yıkayıp kana kana su içtiler sonra yakındaki bir ağaç dibine oturdular. Yola çıkarken ceplerindeki son paralarıyla üç dört tane ekmek biraz domates ve ancak tatmaya yetecek kadar beyaz peynir alabilmişlerdi. Hepsini torbalarından çıkarıp bir güzel yediler. Onlara ziyafet gibi geldi. Keşke çay da olsaydı dediler. Temiz hava her zamanki gibi uykularını getirdi. Ama gene de gök kubbeyi dolduran milyonlarca yıldızı bir süre sessizce seyretmeden uyuyamadılar.
       Ertesi sabah güneş doğarken kuş sesleriyle uyandılar. Orkestranın nağmelerine, çeşmeden akan suyun şırıltısı eşlik ediyordu. İkisi de aylardan beri unuttukları duyguları yüreklerinde
yeniden keşfettiler. Tıpkı akşamki gibi uzandıkları yerde öylece sessiz kalakaldılar. Bütün bunlar yaşanırken sabahın ayazında üzerlerine hafifçe yağan kırağıyı hissetmediler bile! Sanki eski güzel günler geri dönmüş gibiydi.
       Aniden gelen motor sesiyle daldıkları hülyalardan sıçrayarak uyandılar.
      -Ne var ne oluyor?
     -Baksana patikanın ötesinden bize doğru bir araç yaklaşıyor.
Gerçekten de bir kaç yüz metre ilerden siyah renkli gıcır gıcır bir Mercedes cip, yolun bozukluğuna aldırmadan kâh yan yatarak kâh hoplaya sıçraya onların bulunduğu yere doğru hızla yaklaşıyordu.
      -Çabuk, çabuk şu çalıların ardına gizlenelim.
Çeşmenin bitişiğindeki yüksek çalıların arasına hızla girdiler. Mümkün olduğu kadar gözden uzaklaşmaya çalışırken bir yandan da cipi kolluyorlardı.
      -İster misin gelip dibimizde dursun?
      -Ya kalabalıklarsa?
      -Kes sesini! Bak araba duruyor.
Cip, yolun kenarında ancak bir arabanın sığabileceği sert ve düz zeminli yere girip park etti. Ön kapısı açıldı, şoför koltuğundan bir adam yavaşça dışarı çıktı. Ama ne adam! Nerden bakılsa boyu iki metreye yakın, adeta dev gibi, insan irisi, üstünde yepyeni sportif giysilerle bozuk ve çamurlu yoldan dikkatlice karşıya geçip, bunların bulunduğu yere yöneldi.
      -Ulan bu bize doğru geliyor! Gördü mü ne?
      -Sanmam su içmeye geliyordur.
      -Yok, daha neler! Arabaya bi baksana bunda su olmaz olur mu?
      -Daha iyi ya gelsin hemen şuracıkta soyarız!
      -Ulan kör manyak! Herifi görmüyor musun? Valla o bizi soyar!
Birden üzerlerinde hiç paraları kalmadığını hatırlayıp,
      -Donlarımıza kadar neyimiz var neyimiz yok alır bu ayı!
      -Doğru valla! Bizim oralardaki ayılar bunun yanında kedi yavrusu gibi kalır. Ellerinin büyüklüğüne bir bak! Amele küreği gibi, bi vursa ikimizi birden devirir.
      -Çabuk! Herif buraya gelmeden sen şuna ben yanındakine, tırman tırmanabildiğin kadar,
       Köyde daha parmak kadar çocukken bağ bahçelerdeki ceviz ağaçlarının üstlerinden inmez, tırmanma işinde sincaplarla bile yarışırlardı. Şimdilerle biraz zorlansalar da korku belası, o daha çeşmenin yanına gelmeden bunlar bayağı yükseldiler. Adam ne çeşmeye ne de akan suya baktı! Doğruca ağaçların dibine gelip başını kaldırdı ve selam sabah demeden her şey sanki çok normalmiş gibi sakin bir sesle:
      -Arkadaşlar az önce buradan geçen beyaz bir cip gördünüz mü? Diye sordu.
İkisi birden aynı anda sanki sözbirliği etmiş gibi,
      -Hayır! Görmedik. Dediler.
Adam kendiyle konuşuyormuş gibi “Hay Allah telefonu kapalı, arabası da sitenin oto parkında yok! Sanırım gece yarısı çıkıp gittiler.” Sonra yeni farkına varmış gibi,
      -Sahi siz sabahın köründe ağaç tepelerinde öyle ne yapıyorsunuz?
Küçük olanın nutku tutulmuştu, oturduğu dalın üzerindeki yapraklar hiç rüzgâr esmediği halde tir tir titriyordu. Bu yüzden hiç cevap veremedi. Ama öbürü bir şeyler söyleme gereği hissetti.
      -Şey! Biz akşamdan geldik. Şifalı bitkiler topluyoruz, malum kırağı kalkmadan önce başlamak lazım. Geç bile kaldık, çok işimiz var çok! Müsaadenizle, dedi.
Sonra sanki her şey normal ve böyle olması gerekiyormuş gibi sağında solundaki filizleri aceleyle koparıp ceplerine doldurmaya başladı. Adam bunları deli sanmış olmalı ki “Allah akıl versin!” Makamında kollarını iki yana açıp başını salladı. Sonra arabasına binip uzaklaştı.
       Ne olur ne olmaz, diye bir süre daha ağaçta kaldılar. Sonunda büyük olan arkadaşına başıyla işmar etti. Sessizce aşağı inip arabanın gittiği yönün aksi istikametine doğru hızlıca uzaklaştılar.
Devamını oku...
Yorum 0

Kaşkol




      -Aman iş filan yaparken sakın eğilmeyin. Tansiyonunuz bayağı yüksek, hem bel fıtığınız da var!
Doktor düşünceye dalmış gibi bir an duraladı.
      -Bazı tahliller yapmamız lazım. Sigortanız var mı?
      -Evet var.
       Keyfi iyice kaçmıştı. Doktor her ne kadar bilindik şeyleri söylüyor olsa da canının sıkıldığı halinden belliydi. Gür beyaz saçlarının çevrelediği yüzü solmuş görünüyordu. Zaten yetmişini de çoktan geçmişti. Şaşırtıcı olan ince, uzun vücudu ve ışıltılı gözleriyle hala yakışıklı görünmesiydi. Konuştukça görünen noksansız dişlerinin iyi bir dişçinin elinden çıktığı belliydi. Giyimi kuşamı da bayağı kaliteliydi. Derin bir göğüs geçirdikten sonra: 
      -Peki, yürüyüşü de mi bırakayım?          
Doktor gözlüğünü çıkarıp masaya koyduktan sonra geriye yaslandı.
      -Hayır, hayır, yürüyüş yapabilirsiniz. Ancak abartmayın. En önemlisi eğilip kalkarken dikkat edin.
Koltuğundan kalkıp belini bükmeden dizlerini kırarak yerden bir şey alıyormuş gibi yapıp sonra doğruldu. Onun bu hali yaşlı adamın tuhafına gitti, belli belirsiz güldü. Doktor:
      -İşte böyle, dedi.
Sonra o da güldü.
      -Teşekkür ederim doktor bey. Şimdi sigorta beni bekletir, en iyisi ben bunları dışarıda yaptırıp size getireyim.
      -İyi olur, bekliyorum.
Parmağını hafifçe reçetenin üzerine dokundurdu:
      -Buraya neleri istediğimi açıkça yazdım.
Ayağa kalktı, doktorun elini sıkıp kapıdan çıktı. Merdivenlerden inip dışarı çıkınca yüzünde kışın soğuğunu hissetti. Paltosunun yakasını kaldırmaya çalışırken bir yandan da “Herife bak, eğilme diye tutturdu. İstesem bile zaten belimin ağrısından eğilemiyorum ki!”
       Teşvikiye’den Ihlamur’a inen yola saptı. Tek şeritli yolda trafik bayağı yoğundu. Arabalar on beş, yirmi metre kadar gidip sonra tekrar duruyorlardı. Birden aşağıdan gelen bir arabanın sağ arka tekerleğinin yerinden çıkacakmış gibi yalpaladığını fark etti. İç lastik sanki dışarı çıkmış da yola fırlayacakmış gibiydi. Bir an olduğu yerde duraladı, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu ki araba beş altı metre ilerisinde yavaşladı. "Son model, gıcır gıcır! Sanırım Honda" Tekrar arka tekerleğe baktığında şaşkınlığını gizleyemedi. "Vay anasını, neyi neye benzettim!" Diye kendi kendine söylendi. Bej renkli bir kaşkolun ucu otomobilin kapısına sıkışmış, gerisi arabanın ardında uzayıp geliyordu. Tabii bu yağmur ve çamurda yol kenarlarındaki birikintilere iyice bulaşmış olarak!
      Sağ pencereye sokulup eliyle arka tekerliği işaret ederek sürücüyü uyarmak istedi ama çamurun iyice kirlettiği camdan içeriyi görmesi mümkün değildi. Önce cama hafifçe dokundu sonra elini boşlukta bir kaç kere çevirerek şoförden aralamasını istedi. Ardından pencere dört beş santim kadar aralandı. Genç sürücü şaşkın ve meraklı yüz ifadesiyle ona baktı.
      -Kaşkolunuz kapıya sıkışmış. Yazık, yerlerde sürünüyor!
"Canı sıkılmış bir hali var. Haklı! Benim de kaşkolum böyle caddede gezse canım sıkılır." Belli belirsiz gülümsedi, sonra belki alay ettiğimi sanır diye hemen ciddileşti. Oysa çocuk hiç oralarda değildi. Gülümseyerek:
      -Lütfen uzatır mısınız? Dedi
      -Hemen şurada, inersen bi koşu alırsın.
Genç adam bir şey demedi ama hala bekliyordu. “Herhalde inip arabayı sahipsiz bırakmak istemiyor.”      
      -Canım, kontak anahtarını arabanın üzerinden al. Topu topu bir dakikalık iş, zaten bu sıkışıklıkta ne olabilir ki!
Genç adam anahtarı sertçe çıkarıp montunun cebine koydu, sonra hızla inip arabanın arkasından dolandı. Duruma bakınca:
      -Öff! Dedi.
       Sarışın uzun boylu gösterişli bir çocuktu. Yaşlı adam “arabaya yakışmış doğrusu” diye düşünürken, delikanlı arka kapıyı açıp kaşkolunu kurtardı sonra da hoyratça koltuğa fırlattı. Arabasına dönerken “teşekkür ederim.” Dedi. Yaşlı adam gülerek:
      -Önemli bir şey değil sen de aynısını yapardın.
Sözü bitirmiş tam arkasını dönüp gidiyordu ki hiç beklemediği bir cevapla karşılaştı.
      -Ben sadece söylemekle kalmaz getirip verirdim!
Arkasına baktığında araba çoktan uzaklaşmıştı. Zaten canı sıkkındı şimdi iyice sıkıldı. Birden yüreğinin derinliklerinde bir acı hissetti. "Sana ne elalemin kaşkolundan, yürü git işine, kendi dertlerin yetmezmiş gibi!" Sonra biraz yürüyüp evine iyice yaklaşınca "Boş ver!" dedi."Biz zaten başka dünyanın çocuklarıyız. İyisi mi sen gene yüreğinin şarkılarını söyle!"
Devamını oku...
Yorum 0

Göz Otu



       Koskoca işyerinde her şey ondan sorulurdu. Elektrik arızası mı var, “Aman Mustafa yetiş!” Sular mı akmıyor? “Hemen tamir et!” Beylerin canı çay mı çekti? “Mustafa çaylar ne oldu?” “Semiha demliyor abi, az sonra getirir.” İşveren, çocuklarını ziyarete mi gelecek? “Hafta sonu binayı bir güzel temizle, büyük patron gelecek! Çalışanlar çıktıktan sonra etrafı kontrol etmeyi de unutma!” “Tamam, müdür bey sen merak etme, evvel Allah biz her daim buradayız.” Akla hayale gelmeyen daha neler neler! Yöneticiyi saymazsak adam iş yerinde sanki bir numara, karısı da tabii iki! Allah’ı var aynı kocası, onda da dur durak yok. Sanki koca bina bunların koşu pisti. Bir yukarı bir aşağı koşturun koşturabildiğiniz kadar!
       Bir gün bu gidip gelmeler esnasında memurlardan birinin başını yukarı kaldırıp gözüne bir şeyler damlattığını gördü. Zaten meraklı, her şeyin nedenini sorgulayan bir tip, dayanamadı,
      -Abi, hayırdır?
Başı yukarda, arkası da dönük olduğu için göremedi ama sesinden tanıdı.
      -Sorma Mustafa! Sulanıyor, kaşınıyor. Üç dört gündür böyle, ben de anlamadım ne iş!
      -Keşke ben damlatsaydım. Hiç azalmadı mı?
      -Ne gezer! Üç dört saatte bir damlatıyorum. Pek geçecek gibi görünmüyor!
     -Bizim oralarda göz otu diye bir ot var, sizdeki şikâyetlere iyi geldiğini duymuştum. Bu hafta sonu köye gideceğim. Bir sorup soruşturayım mı? Ne dersiniz?
      -Valla bu ilaç biraz rahatlatıyor ama sonra gene aynı şey! Bilmem o iyi gelir mi? Gözümü bilgisayardan ayıramıyorum ki dinlendireyim!
      -Mazlum Bey, sen merak etme pazartesiye elinde bil.
 İlacını cebine koyarken teşekkür etti, sonra gözünü kırpıştıra kırpıştıra tekrar odasına döndü.
       Günlerden cumaydı. O günün de diğerlerinden farkı yoktu. Her şey eskisi gibiydi ama Giresun o gün baharın en güzel günlerinden birini yaşıyordu, nerdeyse şehirdeki bütün ağaçlar çiçek açmıştı. Gökyüzünün ve Karadeniz’in maviliğine çevredeki kırların yeşilliği ve çiçeklerin rengârenk güzelliği eklenince tablo tamamlanıyordu.
       Temizlik malzemeleri ve bazı ihtiyaçlar genellikle o gün alınırdı. İşini bitirip şirkete dönerken köşedeki dükkâna her zaman uğrardı, yolunun üzerindeki bu yeri köylüsü işletiyordu. Dükkânın önünde eski ahşap sandalyesine kurulmuş gazetesini okurken, çocukluk arkadaşını karşısında görünce sevindi.
       -Hoş geldin, hoş geldin!
      -Hoş bulduk nasılsın?
      -İyi, iyi geç otur şöyle.
Aceleyle dükkâna girip kendi oturduğundan daha düzgün bir sandalye kapıp getirdi.
      -Mustafa, sen az bekle şuradan iki çay alıp geleyim.
Çayların şekerlerini yavaşça karıştırıp, birer de sigara yaktılar. İlk yudumlar alınıp ilk nefesler çekildikten sonra:
      -Ee ne var ne çok?
     -Bildiğin gibi pek değişen bir şey yok, her şey eski hamam eski tas!
Hafifçe gülüştüler. Misafir:
      -Aha dur! Bi şey var.
      -Ne?
     -Bizim iş yerinden biri! Gözleri kızarmış, yaşarıyor muymuş neymiş! Batma da oluyormuş. Bak ne diyeceğim? Bizim oralarda yaşlılar bir ottan bahsederler, hiç gördün mü?
      -Hayır, ama toplayanını tanıyorum, dayım olur!
      -Valla mı?
Gülerek:
      -Ayıp ettin!
      -Bu hafta sonu köye gideceğim, büyükleri özledim. Sen de gelsene.
      -Olur, zaten bizimkilere bir şeyler götürecektim. Akşam mı gidelim? Yoksa yarın sabah mı?
      -. Akşam şirkette biraz işimiz var. Yarın sabah olsun, Semiha da gelir.
      -Anlaştık!
****
       Tıpkı her zaman dükkânının kapısının önünde oturduğu gibi bu defa da köy kahvesinin çardağı altında oturmuş çayını içiyordu. Bu durum biraz komiğine gitti.
      -Merhaba!
      -Merhaba!
      -Ulan ne zaman gelsem dükkânın önünde oturursun, burada da kapı dibindeki çardak altını buldun!
      -Ne yapalım Pazar günü başka gidecek yer mi var. Hem burası havadar oluyor! Sen şimdi onu bırak, bizim dayı grip mi ne olmuş! O bayırı filan çıkamam diyor, zaten ateşi de varmış.
      -Ee ne olacak şimdi?
      -Bilmem ki! Ama çok istiyorsan beraber gider bakarız.
      -Bilmediğimiz şeyi nasıl arayacağız be! Müneccim miyiz?
      -Yok, öyle değil. Avcı dayı birkaç örnek ot verdi, bulursanız bunlardan toplayın sonra da getirin bakayım dedi. Kendisine de istiyor! Çok ihtiyarlamış, aslında hastalığı bahane!
     -İyi, o zaman oldu bu iş! Hava da güzel hem gezeriz hem ararız!
Gülerek ilave etti.
      -Semiha yolluk da hazırladı.
      -Çay içer misin?
      -Hayııır!
      -Hadi o zaman! Kahvecinin parasını ödeyeyim de çıkalım.
       Köylerini arkalarında bırakıp tepelere doğru tırmanmaya başladılar. Sırt çantalarında azıkları, ellerinde babalarının bir zamanlar kullandığı değnekleriyle dik yamaçları ve keçi yollarını tırmandıkça tırmandılar. Bir ara nefeslenmek ve bir yudum su içmek için durduklarında uzaklardan Karadeniz’in üzeri sanki bulutlarla kaplanmış ya da bulutlara yükselmiş gibi göründüğünü düşündüler.
      -Ne manzara be!
      -Bırak şimdi ötelerdeki manzarayı da etrafındaki manzaraya bak! Sanki rengârenk bir çiçek tarlasının içindeyiz! Şu ilerdeki yamacı görüyor musun? Hani kayalık olan, üzerinde birkaç bodur ağaç var.
Bir yandan da kolunu uzatmış işaretle göstermeye çalışıyordu.
      -Evet gördüm.
      -Aha işte orası! Avcı dayının bana tarif ettiği yer.
      -Bu çiçek bolluğunda nasıl bulacağız?
     -Elimizde örnek var. Malum, araştırmacı olan sensin. Bundan sonrası sana kalmış. Öyle hemen tırsmak yok!
      Arkadaşının alayını anlamazlığa vurdu.
      -Yok, valla niyetim insani yardım.
       -Hadi hadi seni bilmez miyim? Yani bu kadar eziyete, tövbe tövbe!  Okulda da böyle meraklıydın. Öğretmen kırlara bayırlara hep seni gönderirdi. Allah bilir sen bu otu İstanbul’daki Üniversite’lere de götürürsün.
İçinden “Aslında hiç fena fikir değil hani” diye geçirdiyse de
      -O kadar da değil! Hadi gevezeliği bırak da işimize bakalım dedi.
Kayalıklara iyice sokulup aramaya başladılar. İki üç saat bir oraya bir buraya dolandılar ama sonunda ellerindekine benzeyen birkaç tane bitki bulabildiler.
      -Ben bittim valla! Kendimi şu ağacın gölgesine bi attım mı kimse kaldıramaz.
      -Baksana saat de pek geç oldu. Oturmuşken bir şeyler yiyelim bari!
       Karınları doyunca dönüş yoluna koyuldular. Bu seferki çıkıştan biraz daha kolay oldu. Köye inince doğruca avcı dayının kapısını çaldılar. Yaşlı adam bitkilere söyle bir bakınca tamam gibilerden başını salladı, ama sonra da yüzünü buruşturdu.
      -İyi ama bunlar kime yeter!
Arkadaşı yaşlı adamın sözünü kesti.
      - Dayı ben almayacağım.
      -İyi o zaman, zaten şu ikisi bana yeter. Bir daha geldiğinizde gene beni arayın. Sanki o an aklına gelmiş gibi duraladı:
      -Haa sağda solda boş boğazlık edip otların yerini etrafa yaymayın. Diye sıkı sıkı tembih etti.
       Avcı dayının evinden ayrılıp köy meydanına doğru yürürlerken arkadaşı:
      -Zor da olsa işi başardık! Gel yola çıkmadan şu çardak altında bir yorgunluk kahvesi içelim.      
      -Hayııır! Bak nerdeyse akşam olacak, hava kararmadan Giresun’da olalım. Ben bizimkileri alayım, arabanın yanında buluşuruz.
      -İyi, ben de babamlara gideyim bari.
****
       İşyerinin giriş kapısından henüz geçmişti ki Mustafa yolunu kesti,
      -Mazlum bey göz otunuzu getirdim.
Belli ki çoktan unutmuştu. Şaşırır gibi oldu ama otları görünce hatırladı.
      -Hay Allah iyiliğini versin Mustafa! Ben şaka yaptığını sanmıştım.
      -Hiç olur mu ağabey! Pazar günü dağ tepe dolaştım valla.
      -Nasıl kullanılacak bu?
Gözleri hala kızarık ve nemliydi.
      -Şöyle göz kapaklarının uçlarından kirpiklerinin üzerlerine birkaç kere sür yeter.
      -Hepsi bu kadar mı?
      -Evet, ama bi şey var!
Merakla yüzüne baktı.
      -Bu ottan zarar gören kimseyi duymadık ama ben doktor değilim. Bu yüzden bir sorumluluk alamam. Sonra bana kızma!
Güldü,
      -Tamam, Mustafa teşekkür ederim.
Aceleyle binaya girip gözden kayboldu.
       Aradan en fazla üç dört gün geçti. Koşuşturma her zamanki gibi devam ediyordu. Kapı kapanmadan kendini asansöre son anda atabildi. İçeri o kadar hızlı girmişti ki duramadı, önündekine tutunmasa az daha düşecekti. Adam hızla geri dönüp sertçe bir baktı. Son gelenin Mustafa olduğunu görünce yüzü yumuşadı.
      -Kusura bakma Mazlum Bey son anda yetiştim, bu yüzden duramadım.
Adamın gözlerindeki kızarıklığın yok olduğunu fark etti. Belli ki zeki biriydi, Mustafa’nın bakışından hemen anladı.
      -Karşılaştığımız iyi oldu. Sana denk gelemiyordum, malum iş güç!
      -Gözün nasıl?
      -Ben de onu diyecektim. Allaha şükür gördüğün gibi iyiyim! O gün Yaradan’a sığınıp şöyle bir kere sürdüm. Baktım zarar ziyan yok! Hatta iyi bile geldi, devam ettim. Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.
      Asıl sevinen Mustafa’ydı. Bitkinin bu kadar işe yarayabileceğine pek inanmamıştı doğrusu!
        Bu otu nasıl yararlı hale getirebilirim diye düşünmedi değil ama sonunda yapabileceği bir şey olmadığına kanaat getirdi. “En iyisi, bunları uygun bir vakit İstanbul’da bu işlerle uğraşan üniversite hocalarına götürmek!”
****
       Yazın sonuna doğru Semiha’ya İstanbul’daki ağabeyinden anneannesinin ölüm haber gelince idareden üç gün izin alıp, öğlene yetişiriz umuduyla akşamdan yola çıktılar. “En fazla yarım günümü alır” düşüncesiyle” göz otunu bir mendile sarıp yanına almaya unutmadı.
       Tahmin ettikleri gibi cenazeye yetiştiler. Akşamı dualarla geçirip, anneannelerini bol bol yâd ettiler. Ancak ertesi gün beraberce yenen öğle yemeğinden sonra Semiha’ya “Fazla kalmam ikindiye yetişirim, biliyorsun akşamüzeri yola çıkacağız” Dedi. Sonra kadıncağızın cevabını bile beklemeden kendini dışarı attı.
      Büyük şehrin zorluklarına alışık değildi, ama alışık olanlara bile zor gelebilecek bir trafik karmaşasını yarıp binbir güçlükle aradığı üniversite hastanesine ulaşmayı başardı. Fakat sorunlar burada bitmedi. Koca koca binaların arasında adeta dört döndü. Sorduğu insanlar ya bilmiyor ya da ilgili bölümün adını söylemeye dilleri dönmüyordu!  Nihayetinde Allah haline acımış olmalı ki, beyaz önlüklü doktor olduğunu varsaydığı gençten bir adam,
      -Bu üniversitede aradığın bölüm yok, buralarda boşuna oyalanma. Sen şu ilerdeki öbür üniversiteye gideceksin dedi.
Sonra da arkasına bile bakmadan hızla uzaklaştı. Aceleye alışıktı ama bu kadarı onun için bile fazlaydı. Sağa sap, sola sap sonunda kapıyı buldu ve kendini dışarı attı. Araba ve insan selinin arasında kâh şoförlere kâh simitçilere sora sora diğer üniversiteyi buldu. Burası daha da büyüktü. O dehliz benim bu bodrum senin hesabı döne dolaşa sonunda kendini büyücek bir binanın en alt katında buldu. Upuzun koridoru bir başına paspas yapan orta yaşlı hademeye yanaştı.
      -Kolay gelsin!
Adam işinden başını kaldırmadan, yavaşça:
      -Kolaysa başına gelsin. Dedi.
Mustafa işin dalgasında,
      -Meslektaş olduğumuzu anladın galiba!
Tebessüm ettiğini görünce adam da güldü. Cebinden bir sigara çıkarıp hizmetliye uzattı. İkiletmeden alıp dudaklarına götürdü, ardından elini cebine sokup eski model çakmağını çıkardı. Birer nefes çekip dumanını karşılıklı savurdular.
      -Bir şey mi soracaktın?
      -Evet! Dedi, sonra olan biteni işte böyle böyle diye özetledi.
      -Eh yaklaştın sayılır, aradığın hocanın odası biraz ilerde, şu koridoru takip edip sola sap, kapısının yanında tabelası var. Prof. Nejat Bey mi nedir? Soyadını hatırlayamadım. Ha!
Işık yanıyorsa içeride demektir.
       Teşekkür edip ayrıldı. Tarif ettiği istikamete doğru yürüyünce odayı bulması uzun sürmedi. Ama tabelanın altındaki ampul yanmıyordu. “Ne olur ne olmaz.” Deyip kapıya şöyle bir dokundu. İçerden hiç ses gelmeyince ne yapması gerektiğine karar veremedi. Koridorda in cin top oynuyordu. En iyisi geri dönmek diye düşündü.
       Yolda az önceki hademeyle tekrar karşılaştı. Adam bir banka tek başına oturmuş dinleniyordu. Bunu görünce eliyle ne oldu işareti yaptı.
      -Ampulü yanmıyordu, kapısını da vurdum ama! Nasip değilmiş, gidiyorum.
      -Gel otur biraz soluklan! Sabah gördüm, arabasına bir müşteri mi gelecekmiş ne? Belki otoparka çıkmıştır. Gelir gelir! Madem bunca zaman uğraştın, biraz daha bekle!
Çaresiz adamın yanındaki boş yer oturdu. Ama sonra iyi oldu diye düşündü. “Bayağı yorulmuşum yahu!” Şanslıydı, fazla beklemedi.
      -Bak koridorun öbür başından bize doğru gelen şu şişman adam! Hemen yakala ne diyeceksen de, fazla konuşkan değildir.
Hoca yaklaşınca ayağa kalktı, adam bunun koca koridorda tek başına beklediğini görünce bir şeyler söyleyeceğini sanki anlamış gibi biraz yavaşladı.
      -Hocam bir şey diyecektim!
Cevap vermedi ama durup bekledi.“Ben Giresunluyum, orada oturuyorum.” Diye söze başlayıp, göz otuyla ilgili hikâyesini anlattı. Sonra cebinden mendiline çıkardı, açıp topladığı bitkileri hocaya gösterdi.
     -Biraz sürünce iyileşiyorlar. Vallahi gözümle gördüm!
Bunları söylerken biraz heyecanlandı.
      -İncelerseniz memnun olurum, diyerek mendili uzattı.
Profesör bitkilere elini sürmedi sadece şöyle bir baktı! Biraz alaycı bir ses tonuyla:
      -Memnun olursun ama bunlar ölmüş, işe yaramaz! Git bunun canlısını getir. Şöyle toprağıyla filan olsun!
    Cevap vermedi fakat bu da ona yetti. Yüzünün ne hale geldiğini görmeliydiniz. Hoca başka bir şey söylemedi, zaten az konuşan biriymiş! Başını çevirip yürüdü gitti.
Devamını oku...
Yorum 0

İpek Gömlek


       Açık denizlerde uzun yolculuklara çıkan bir yük gemisinde makinist olarak çalışıyordu. Şilep oldukça eskiydi, bu yüzden bir hayli zorlanıyordu, ancak işinde eğitimliydi. Bazen “Yağa pasa boğuldum be!” Diye şikâyet etse de gürültüden kimse sesini duymazdı.  Zaten yaşlı ve yorgun motorun onsuz çalışabilmesi zordu.  Belki biraz huysuz ve geçimsizdi ama mesaisini bitirip güverteye çıktığında mehtabı ve uçsuz bucaksız denizi seyrederken huzur bulurdu. Gelgelelim kışın, yemek ve çay molaları hariç kamarasından nerdeyse hiç çıkmazdı. Allahtan okumayı seviyordu da yolculuğun bu yavaş temposunda zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordu. Varsa yoksa kitapları! Kendisine ayrılan mekânı adeta küçük bir kütüphaneyle donatmıştı.
       Yabancı lisanı da bayağı iyiydi. Gittiği limanlarda tanıştığı kadınlarla kolayca iletişim kurardı. Eli yüzü düzgündü, yakışıklı bile sayılabilirdi, karşı cinsi kendine çeken özelliklere sahipti. İşin tuhafı sahip olduğu bu şeytan tüyü onda doğal görünürdü! Yer içer, gezer tozar, şık giyinirdi. Bunları da en kaliteli ve en lüks mekânlarda yapardı. Belki de günübirlik ilişkileri ve pahalı merakları yüzünden, yıllardır çalışmasına, iyi paralar kazanmasına rağmen bir köşeye beş kuruş bile koyamamıştı.
       Uzun bir süre o liman bu liman dolandı durdu. Sonunda kürkçü dükkânı misali İstanbul’a geldi. Gemiden ayrılırken yanında Fransa ve İtalya’dan aldığı giysilerle tıka basa dolu bir valiz vardı. Bir taksi çevirip doğruca annesinin Teşvikiye’deki evine yollandı. Kadıncağız onu gözleri yaşlı karşıladı. Oğlunun duygulanıp üzüldüğünü görünce her zamanki gibi eliyle gözlerini silerken “Bunlar sevinç gözyaşları oğlum” Dedi.
       Banyo faslı da bittikten sonra çıktığı uzun sefer artık tamamlanmıştı. Alışkanlıklarından hiç vazgeçmezdi, doğruca mutfağa yöneldi. Gözleri annesinin onun için yaptığı bir sürü yemek arasında şöyle bir gezindi, sonunda aradığını buldu. Tabağını alabildiğince zeytinyağlı lahana dolmalarıyla doldururken bilhassa dipteki hafif yanmışlarını seçti. Sandalyesine oturup bu lezzeti içine sindire sindire yedi. Sonra her zaman yaptığı gibi giyinip kuşanıp Beyoğlu’na çıktı. İstiklal caddesinden Tünel’e doğru vitrinlere baka baka yürümeye başladı.
        İstanbul’a her geldiğinde mutlak alışveriş ettiği, zamanın en popüler giyim merkezinin önüne gelince durdu. Vitrini incelerken birdenbire irkildi. Adeta gözlerine inanamadı. Yıllardır arayıp da bulamadığı bir zamanlar adeta meftunu olduğu kar gibi beyaz ipek gömlek çeşitli aksesuarların arasında bütün ihtişamıyla vitrinin zeminine uzanmış öylece yatıyordu.
       Çocukluğu hatırladı. İlkokula başladığı yılın yaz aylarıydı. Annesi halının üstüne açtığı dikiş makinesinin başına oturmuş bembeyaz pırıl pırıl kumaştan bir şeyler dikiyordu. Yanına geldiğini görünce makineyi durdurmuş, “Bak sana ipek gömlek dikiyorum, artık büyüdün, koca adam oldun!” Demişti. Karşılıklı gülüştüler. Gömleğini çok sevmişti, onun içinde kendini olduğundan daha büyük ve güçlü hissediyordu. Yaz gelip de sıcaklar bastırdığında bıkmadan giyerdi. Ama aradan birkaç yıl geçtikten sonra artık içine sığamaz olmuştu. Sonrasını hatırlayamadı.
       Kapıyı itip moda evinden içeri girdi sonra doğruca asansöre yöneldi. Daha önce çok geldiği için gömleklerin bulunduğu yeri biliyordu. Tezgâhtar kız onu güler yüzle karşıladı. Bakmak istediği ürünü söyleyince az ilerdeki raftan alıp getirdi, sonra da tezgâhın üzerine bıraktı. İpek kumaşa şöyle bir dokundu, ardından sanki okşar gibi bir kez daha! Dudaklarından belli belirsiz “mükemmel” sözcüğü döküldü. Genç kız parmaklarını narin kumaşın üzerinde hafifçe gezdirdi, sonra gülümseyerek “Evet, gerçekten mükemmel” Dedi.  
       Fiyatı hiç sormadı. Nasılsa almaya karar vermişti bir kez, üstelik yanında bir hayli parası vardı. Eve dönerken acenteden iki aylık maaşını çekmişti. Biraz da kendinde vardı zaten. “Bu gömleği alacağım?” Dedi. Kızcağız yine bir şey söylemedi. Olur, makamında başını hafifçe sallamakla yetindi, ama ödeme makbuzunu uzatırken bakışları bu defa gıpta ve biraz da hayret doluydu.
       Doğruca merdivenlere yöneldi. Asansörü beklerken zaman kaybetmeye hiç mi hiç niyeti yoktu. Bir an önce ipek gömleğine kavuşmak istiyordu. Ne tezgâhtar kızın yanında, ne inerken, makbuzda yazılı olan fiyata baktı. Zaten kendisine de sormamıştı.“En fazla beş yüzdür, hadi olsun olsun da sekiz yüz lira olsun. Valla bine, hatta bin beşyüze kadar yolu var. Alıcam arkadaş!”
      Makbuzu aceleyle kasiyere uzattı. Adam kâğıda bakıp öyle bir rakam söyledi ki! Gözleri fal taşı gibi açıldı. Duyduğuna inanamadı. Kâğıdı adamın önünden çekip dikkatlice bakınca gördüğü sıfırlar onu ikinci kez şaşırttı. “Aman Allah’ım! Aldığım iki maaş ve yanımdakiler, gömleği satın almama yetmiyor. Üstüne üstlük daha bir hayli para lazım!” Bu rakam onun için bile çok fazlaydı. Canı iyice sıkıldı ama kendini çabuk toparladı. Hiç bir şey söylemedi, hatta adamın yüzüne bile bakmadı. Ani bir dönüşle gerisin geri kapıya yöneldi. Sokağa çıkınca kavurucu ağustos sıcağını bedeninde her zamankinden daha fazla hissetti.    
Devamını oku...
Yorum 0

Bu da böyle bir hikaye



       Babası Abdülhamit döneminde Sultan Reşat’ın lalasıydı. O yıllar onlar için zor zamanlardı. Hafiyeler babasını sarayın kapısından alır evine kadar takip ederdi. Güzel bahar ve yaz günleri evlerine çıkan bayırın dibindeki çardaklı kahvehanede ne zaman bir akşam çayı keyfi yapmak istese hafiye hemen karşısına geçer o da çay içerdi. Be adam! Bari lalanın yanına gidip kendini tanıt, sonra da müsaade iste, beraber için çayınızı. Hayır, olmaz, racona mugayir! Beyimiz görev başında, illaki karşısına oturup yan gözle kesecek. Abdülhamit hal olup Sultan Reşat tahta çıkınca bunlar biraz gün görmeye hazırlanmışlar. Ama ne gezer!
       Hala’sının Uzuncuva’daki evi sobadan tutuşup yanınca, babası durumdan vazife çıkarıp yardıma koşarken heyecandan kalp krizi geçirip öldü. Bu felaket onun dört kız kardeşine bakmak için orta mektep diploması ile hayat mücadelesine atılmasına yetti! Neyse ki eş dost yardımıyla posta idaresinde bir iş bulundu. O zamanlar memur adaylarına kadroya geçmeden maaş verilmiyordu. Uzun süre para almadan çalıştı, nihayetinde kadroya geçip devlet memuru oldu. Allahtan başlarına sokacak bir evleri vardı da alt katı kiraya verip biraz evin geliri, biraz babadan kalanlarla bu zor dönemi atlattılar.
       Derken birinci dünya savaşı patladı. Ardından İstanbul işgal edildi. Posta telgraf idaresinde çalışan insanlar Anadolu’daki bağımsızlık hareketine hem malzeme hem istihbarat yönünden yararlı katkılarda bulundular. Ama o Cumhuriyet kurulduktan sonra bile eş dost sohbetlerinde kendi katılımını kabullenmez, hiçbir şeyden haberi olmadığını söylerdi. Rejimin daha onuncu yılı dolmadan Sirkeci postanesine başmüdür atandı ve uzun yıllar bu görevde çalıştı. Bununla kalmadı, Mustafa Kemal Paşanın son döneminde Ankara’ya genel müdür oldu. Anacığını da yanına alıp başkente taşındı.
       Hayatı boyunca İstanbul’dan ayrılmamış bu adam başkentte ancak birkaç yıl dayanabildi. Emekliliğini isteyip ver elini İstanbul dedi. Ana oğul tekrar sevdiklerine ve evlerine kavuştular. Devir artık İsmet paşa devriydi,  parti üyeliği devam ediyordu. Bir süre sonra mahallesinin muhtarlığı teklif edildi, hısım akraba ve komşuları da ısrar edince dayanamayıp kabul etti.
                                                               ***
       Yıllardan beri Beşiktaş’ın dik yokuşlu bu semtinde muhtarlık yapıyordu. O gün de tıpkı eskiden olduğu gibi herkesten önce gelip, odasını erkenden açtı, paltosunu çıkarıp el örgüsü yün atkısını özenle içine yerleştirdi, sonra da askılığa az önce taktığı fötr şapkasının altına astı. Dün akşam çıkmadan önce temizleyip hazırladığı odun sobasını cebinden çıkardığı taşlı çakmağıyla tutuşturdu. Bir süre yanan odunlardan gelen çıtırtıyı dinledi. Ellerini ovuşturup, ısıtmaya çalıştı. Uzanıp duvara asılı İsmet Paşa resmini düzeltti. Ardından raftan kalın bir dosya seçti, gelip makamına oturdu, gözlüklerini takıp çalışmaya başladı. 
       Çok geçmeden kapı vuruldu gelen genç yardımcısıydı. İçeri girer girmez saygıyla selam verip aceleyle palto ve atkısını portmantoya astı. Sonra yerine geçip, dünden kalan işlerini tamamlamaya koyuldu. Muhtar Bey gümüş köstekli şimendifer marka saatini yeleğinin cebinden çıkarıp baktı. Sonra“İş sahipleri az sonra sökün eder zaman ne kadar da çabuk geçiyor!” Diye söylendi. Tam o esnada kapı açıldı, orta yaşlı ama saçları erken ağarmış, yorgun bakışlı, kılık kıyafeti de oldukça hırpani bir adam sanki ardından kovalayan varmış gibi pür telaş içeri girip sobanın yanındaki sandalyeye yöneldi. Yardımcı aralık kalan kapıyı hemen kapattı. Sonra tekrar yerine oturup çalışmasına kaldığı yerden devam etti. Muhtarlık yine her zamanki dingin sessizliğine büründü.
       Çok geçmedi, adam şöyle bir öksürdü sanki bir şeyler söyleyecek gibiydi ama ne muhtar ne de yardımcısı önlerindeki işten başlarını kaldırdılar. Kısa bir süre sonra, birkaç kere daha öksürdü. Bunun dışında değişen bir şey olmadı. Adam bu defa sanki boğuluyormuş gibi öksürmeye başladı. Muhtar önündeki işinden başını kaldırdı.     
       -Şuna bi bardak su ver!
 Yardımcı hemen koşup suyu yetiştirdi. Adam derin bir “oh!” Çekti. Sonra, tam zamanını yakalamış gibi:
      -Benim bir dileğim vardı. Dedi.
Muhtar bey işinden gücünden alıkonulan çalışkan bir adamın bütün ciddiyetiyle,
      -Nedir? Diye sordu.
Yerinden kalkıp çalışma masanın önüne geldi. Paltosunun ceplerinden aceleyle bir şeyler çıkarmaya çalışıyordu. Sonunda birkaç kâğıt bulup uzattı. Muhtar bey kâğıtları şöyle bir inceledikten sonra yardımcısını çağırdı ve kulağına bir şeyler fısıldadı. Sonra da başını önüne eğip tekrar işine devam etti. Adam ayakta öylece kala kaldı.
      -Çok beklemem değil mi?
İsteksiz isteksiz başını kaldırdı. Eliyle adamın az önce oturduğu yeri işaret ederek,
      -Sen otur bekle, dedi.
Çaresiz yerine dönüp sandalyesine oturdu.
        Kapı yeniden açıldı. Bu defa içeri giren iki kişiydi. Odanın havası birden soğudu. Arkadan gelen kapıyı dikkatlice kapadı. İlk gelen:
      -hava da çok soğudu kar mı yağacak ne? Muhtar bey benim işim çok sürecek mi?
Hiç cevap vermedi, sanki duymazdan geldi. Yeni gelenler başlarıyla selam verip hemen yandaki boş sandalyelere oturdular. Beklerken aralarında konuşmaya başladılar.
      -Partiyi kurdular mı?
      -Ohoo o iş çoktan bitti.
      -Ne çabuk yahu!
      -Müttefikler dayatıyormuş! Celal bey, Menderes, Fuat hoca hepsi orda, Yarın ben de gidip üye olacağım. Bıktım artık yahu bu itilip kakılmaktan!
Elini, yeter artık gibilerden gırtlağına götürdü.
      -Üstte yok başta yok! Artık buramıza geldi!
      -Ben de geleyim bari.
      -Olur. Yarın beraber gideriz.
Muhtar bey başını işinden kaldırıp yeni gelenlere dik dik baktı. Susup başlarını öne eğdiler.
İlk gelen adam bu durumu fırsat bulmuş gibi:
      -Daha çok bekleyecek miyim? Diye sordu.
Gene cevap vermedi ve çalışmaya devam etti. Herhalde duymadı sanıp tekrarladı.
      -Daha ne kadar bekleyeceğim!
Diğer iki kişi ve yardımcı dönüp baktılar. Adamın yüzü sararmış, gözleri çukurlarına kaçmış gibiydi. Çok sıkılmış daralmış bir hali vardı. Bu defa kendi kendine konuşur gibi mırıldanmaya başladı.
      -Bu iş ne zaman bitecek yahu?
      -Bu iş ne zaman bitecek yahu?
      -Ne zaman bitecek bu iş?   
Muhtar bey gözlüklerinin üzerinden adama sert sert baktı sonra da,
      -Sen deli misin be adam! Dedi.
Ama hiç beklenmediği bir cevap aldı.
      -Bana baksana sen! Ben dört yıl akıl hastanesinde yattım yine delirmedim!
Bu söze cevap vermedi ama canının sıkıldığı belliydi. Yüzündeki sert ifade gitmiş yerini hüzün ve pişmanlık almıştı. Yardımcısına döndü.
      -Evladım ne oldu az önce verdiğim iş?
      -Bitti muhtar bey!
      -Ver de vatandaş işini takip etsin.
Adam evraklarını alıp yine aceleyle cebine sokuşturdu. Sonra birkaç bozuk para çıkarıp masaya bıraktı. Muhtar bey paraları eliyle hafifçe iterek “bunları cebine koy” dedi. Ama adam aldırmadı, Çoktan kapıdan çıkıp uzaklaşmıştı bile!
       Akşam olmuş insanlar işlerini bitirip gitmişlerdi. Muhtar bey bir süre hiç konuşmadan öylece oturup duvardaki resme baktı. Yardımcının toparlandığını bile fark etmedi. Ceketinin iç cebinden üzeri işlemeli altın kalemini çıkardı. Oysa bu kalemi çok nadir kullanırdı.
      -Evladım şuradan bir antetli kâğıt verir misin? Dedi.
Yardımcı hemen birkaç kâğıt getirdi.
      -Beni birkaç dakika bekler misin? Sonra beraber çıkarız.
      -Tabii efendim!
Kâğıda birkaç cümle yazıp altına imzasını attı sonra kıvırıp sarı resmi zarfın içine itinayla yerleştirdi. Zarfın ağzını kapadı, mührünü vurup sumenin üzerine bıraktı. Ön yüzüne muhtarlık ihtiyar heyetine diye yazmayı da ihmal etmedi. Kalemini özenle ceketinin iç cebine yerleştirdi. Yıllardır çalıştığı odasına son kez şöyle bir göz attı. Sonra ayağa kalkıp atkısını her zamanki gibi boynuna doladı, paltosunu giyerken yardımcısı kibarca fötr şapkasını ve gümüş saplı bastonunun uzattı. O da ayrılırken hoşça kal demeyi ihmal etmedi. Bastonundan destek alarak ağır ağır evinin yolunu tuttu. 
Devamını oku...
Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Instagram

Kayıt olmak için E-Posta adresinizi giriniz:

Son Yorumlar

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

Fotoğrafım
Apple of her mum and dad's eye, Yonca came to the world after having 41 weeks and 1 day womb journey and made her beloved ones happy. She was very active inside, so she continues this habit by clapping her hands so many times. Anne ve babasının göz bebeği, şans meleği 41 hafta ve 1 günlük anne rahmi serüveninden sonra dünyaya gelerek sevenlerini sevindirmiştir. İçerideyken kıpır kıpır olan Yonca, dışarıda da bu kıpırtıları bol bol el çırparak göstermektedir.

    Erkut Demirel'in Hikaye Kitaplarından En Çok Hangisini Beğendiniz?