Yorum 0

Çamaşır Yıkamanın Keyifli Hali


Ev işleri arasında her hanımın farklı favorileri vardır. Mesela kimi ütü yapmayı sever , bazıları ise yemek yapmayı. Sevdiğiniz işlerin size verdiği keyif ise bambaşkadır ve terapik etkileri vardır. Başka dünyalara gider, hayaller kurar, güzel anları hatırlar, planlar yaparsınız.

Size harika bir haberimiz var. Artık bu keyfi size yaşatan favorileriniz arasına çamaşırı da ekleyebilirsiniz :) Çünkü Rinso bunu mümkün kılıyor.

Rengarenk paketleri ile raflarda dururken bile enerjisini yansıtan Rinso, çamaşır yıkamayı kolay ve eğlenceli bir hale getiriyor. Rinso’nun Kır Bahcesi (Yeşil), Çiçek Bahcesi (Pembe) ve Büyülü Bahçe (Mor) şişeli sıvı deterjanları hem beyaz hem de renklileriniz için tortu bırakmayan bir temizlik vaad ediyor.


Rinso’nun gerçek eğlencesi, yıkama sonrası çamaşır makineninizi açtığınız anda başlıyor. Öyle ki kapağı açtığınız anda tertemiz çamaşırlarınıza eşlik eden muhteşem çiçek kokuları tüm banyoya yayıyor. İşte o an, hissettiğiniz duygular tarif edilmez. Sanki bir anda sevdiğiniz bir melodi çalmaya başlıyor ve o koku sizi alıp bambaşka bir yerlere götürüyor.

Bu kokular o kadar kalıcı ki tertemiz çamaşırlarınızı asarken, kuruturken, ütülerken ve tabii ki giyerken makineyi açtığınız o andaki duygular size kendini hatırlatmaya devam ediyor. Rinso kalıcı bahar kokuları ile çamaşır yıkamayı keyfe dönüştürüyor.

Mutluluk ve keyif zaten anlık değil midir? Mühim olan o anlara hayatınızda yer açmak. İşte Rinso bunu mümkün kılıyor.


Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını oku...
posted under , | 0 Comments
Yorum 0

Annelerin Akıllı Seçimi: TODİZOO Oyuncakları

Bebekler için oyuncak seçme işi anne babalara düşüyor. Minikler, hem gerçek dünyayı hem de kendi yetenek ve becerilerini önce oyuncaklarla keşfetmeye başlar. Doğal olarak oyuncakların onların gelişiminde rolü çok önemlidir. Oyuncak alırken aradığımız özellikler aslında çok net. Eğitici, eğlendirici ve onlar için tamamıyla güvenli olmaları en önemli özellikler.

Bebekler için oyuncak alırken en önemli kriter, güvenilir markaların oyuncaklarını almak olmalıdır. Sık sık ağzına götüreceği, birlikte uyuyup yemeklerini hatta banyosunu paylaşmak isteyeceği oyuncaklarının ona zararlı olabilecek bir materyal, boya ya da aksesuar içermediğinden emin olmanın tek yolu tercihlerinizi güvenilir markalardan yana yapmak. Bir diğer dikkat edilmesi gereken konu da seçtiğiniz oyuncakların onların gelişimine de katkıda bulunması. Yapacağınız doğru oyuncak seçimlerinizle her gün hayat ve kendisiyle ilgili yeni şeyler öğrenen bebeğinize büyüme macerasında yardımcı olabilirsiniz.

Tüm bu özellikleri bir arada bulabileceğiniz Todizoo oyuncaklarını inceleyerek, bebeğinizin yaş ve ihtiyaçlarına en uygun olanları tercih edebilirsiniz.

TODİZOO MÜZİKLİ ÇINGIRAKLAR: Bu sevimli arı ve kelebek çok marifetli. Minik parmakların kolayca basabildiği düğmesi eğlenceli melodiler çalıyor. Ses efektli kanatları ve boncukları ile hem bir çıngırak hem de dişlik olan kanatları tam kaşınan dişlere göre. Üçüncü aydan itibaren tüm bebekler için tercih edilebilir.



TODİZOO EMEKLEME BÖCEĞİ VE TOSBAĞA: Emekleme nasıl da heyecan verici bir dönem değil mi? Şimdi emekleme çalışmalarına yardımcı olacak iki sevimli arkadaş var. Todizoo’dan Emekleme Böceği ve Tosbağa üstüne basınca ilerliyor, bebeğiniz de onları hevesle takip ediyor. 12 ay ve üzeri bebekler için tam bir emekleme yardımcısıdır.



TODİZOO ARKADAŞIM SERİSİ: Todizoo’nun bu şirin oyuncakları basıldığında ışıklı düğmeleri ile melodiler çalıyor, “ABC” ve “123” ve birbirinden sevimli kısa cümleler söylüyor. Minikler bu arkadaşları onları çok eğlendirdiği için seviyor, biz de onların el-göz koordinasyonlarını güçlendirip sebep-sonuç ilişkisini öğrenmelerine yardımcı oldukları için seviyoruz. Üçüncü aydan itibaren tüm bebekler içindir.





Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını oku...
Yorum 0

İLK 1000 GÜN BEBEĞİNİZİN GELİŞİMİ İÇİN NEDEN ÖNEMLİDİR?

Bebeğiniz karnınıza düştüğü ilk günden itibaren, birlikte birçok ilki deneyimlersiniz: ilk kalp atışı, onu karnınızda hissettiğiniz ilk an, başını göğsünüze ilk yaslayışı, ilk gülümsemesi, ilk adımları… O anlarda daha da iyi anlarsınız ki anne olmak; paha biçilemez bir histir ve yalnızca bebeğinizin dünyayı keşfettiği değil, sizin de anne olmayı tüm kalbinizle hissedip tecrübe ettiğiniz, bitmeyen, harikulade bir yolculuktur.

Bebeğinizle geçirdiğiniz ilk 1000 gün, yani hamileliğinizin ilk gününden bebeğinizin 2 yaşına kadar geçen süre, onun sağlığında ve gelişiminde büyük paya sahiptir. Yaşamın bu ilk 1000 gününde bebeğinizin büyüme hızı mucizevidir; ilk 1 yılında kilosu 3 katına çıkar, 2 yaşının sonunda beyin gelişiminin %85’i tamamlanır.


Bu fiziksel ve zihinsel gelişimi etkileyen en büyük faktörlerden biri ise bebeğinizin iyi beslenmesidir.  Bir anne olarak bebeğinizle geçirdiğiniz ilk 1000 günde beslenme düzeninizde sağlıklı alışkanlıklar edinmek ve bu alışkanlıkları bebeğinize de kazandırmak, bebeğinizin hayatının geri kalanında sağlıklı bir birey olarak gelişmesinin temellerini atacaktır.

Aptamil devam sütü, 30 yıldır anne sütü üzerine yaptığı sayısız araştırmalar, uzman kadrosu ve şimdi de ilk1000adım.com'la bu önemli ve keyifli yolculukta tüm annelerimizin yanında.

ilk1000adım.com bebeğiniz ve sizin için önemi büyük olan bu süreçte tüm uzman kadrosuyla yanınızda olmak amacıyla yaratılmış bir web sitesidir. İlk 1000 Adım’da hamileliğiniz boyunca geçireceğiniz fiziksel, psikolojik gelişim ve değişimler, emzirme dönemi ve faydaları, ek besinlere geçiş dönemi ve yürümeye başlama yıllarında doğru beslenme, bebeğinizin fiziksel ve psikolojik gelişimi gibi konularda adım adım bilgiler ve ipuçları bulabilirsiniz.

Bunun yanı sıra bebeğinize özel sağlıklı ve pratik tarifler, size özel sürprizler de ilk1000adim.com’da sizleri bekliyor. Web sitesinin yanı sıra İlk 1000 Adım her an Facebook, Twitter ve Instagram’da da yanınızda.

Şimdi siz de filmimizi izleyin ve #AnneOlmak hashtag’iyle paylaşın... Bebeklerinin tüm ilklerinde yanında olan ve onlar için hep iyisini isteyen annelerimize teşekkürlerimizle.



Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını oku...
posted under , | 0 Comments
Yorum 0

Soma’daki “Toplumsal Dönüşüm Projesi” Onlarla Hayat Buldu!


Soma İçin Bir Olduk:  Anka Küllerinden Yeniden Doğan bir Kuştur...

Allianz Türkiye, sivil toplum örgütleriyle el ele vererek, bölgede etkilenen vatandaşlara ulaşabilmek, onların yaralarını sarmak ve yeni başlangıçlarını desteklemek için Soma’daydı. Soma’da 2014’te gerçekleşen ve ulusumuzu derinden sarsan maden faciasının ardından, Afetlerde Psikososyal Hizmetler Birliği (APHB) ve Bilim Kahramanları Derneği (BKD) ile işbirliği yapılarak “Allianz SomaDA”yı (Soma Dayanışma Ağı) geliştirdi.


Soma’daki faciada 301 işçimizi kaybettik, olaydan yaklaşık 5 bin çocuk etkilendi. “Benim adım Esma, benim adım Sıla, benim adım Dilara, benim adım Abdurrahman… Biz bir robot yaptık. Grubumuzun adı Anka oldu. Anka küllerinden yeniden doğan bir kuştur.” Bilim Kahramanları Derneği’nin projesiyle çocuklar, bilim ve teknolojiyle meşgul oldular, acılarından biraz uzaklaşıp normal hayata döndüler.

Allianz SomaDA”yı kapsamında, BKD ile yapılan işbirliği sayesinde, Soma çevresinde, olaydan etkilenen 6 ilçedeki 16 okulun, Bilim Kahramanları Buluşuyor turnuvasına katılımı sağladı. 34 gönüllü öğretmen, 150’ye yakın öğrencinin oluşturduğu 17 farklı Allianz SomaDA takımını 4 ay boyunca turnuvaya hazırladı. Bu yolla, öğrencilerin normal hayata dönüşü desteklenirken, psikososyal ve kişisel gelişimlerine de katkı sağlanması amaçlandı.

Allianz SomaDA”nın bir ayağı da faciadan etkilenen ailelerin çoğunlukta olduğu Dursunbey’deydi. APHB ile yapılan işbirliği sayesinde, Dursunbey’de bir psikososyal destek merkezi açıldı. Çocuklara, yetişkinlere ve gruplara yönelik üç görüşme odası bulunan Dursunbey Psikososyal Destek Merkezi’nin hizmetleri, merkeze uzak bölgelere de ulaştırıldı.


Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını oku...
posted under , | 0 Comments
Yorum 0

Çocuklar Migros’la unutamayacakları bir bayram yaşayacak!


Bu 23 Nisan, çocuklar için çok farklı geçecek. Bayramın coşkusu Migros’un fırsatlarıyla katlanacak. Migros, çocukların yaratıcılığını göstereceği #hayalimiçizdim yarışmasıyla ve benzersiz kampanyalarıyla bu sene de çocuklara iyi gelecek.

Hayalini çiz, tüm dünyaya iyi gelsin.

Rengarenk hayalleriyle her gün yepyeni dünyalar yaratan çocuklara bir sürprizimiz var. Hürriyet’in özel olarak hazırladığı 23 Nisan Hürriyet’i gazetesinin kapak sayfasını tamamen çocuklara ve onların hayallerine ayırıyoruz.

#hayalimiçizdim yarışmasıyla çocuklar hayallerindeki dünyayı çiziyor, benzersiz düşlerini paylaşıyor. Üstelik, resimlerini #hayalimiçizdim hashtag’iyle Twitter’da veya Instagram’da paylaştıklarında, oyuncak sepeti hediyemizi kazanma şansı yakalıyor.

#hayalimiçizdim sayfası aynı zamanda Migros TV’de de yayınlanacak. Çocuklar, bu sayfanın çıktısını alıp #hayalimiçizdim hashtag’iyle de yarışmaya katılabilecek.


Hem çocuklarınıza hem cebinize iyi gelecek fırsatlar!

Migros’ta fırsatlar bitmiyor.


Yazmayı çok seven, en sevdiği kalemi biten ya da rengarenk yeni bir defter almak isteyen çocuklara, tüm kırtasiye ürünlerinde %50 indirim iyi gelecek.

Tüm oyuncaklarda %50 indirim (katalog ürünleri hariç), çocukların hayal gücüne iyi gelecek.

Kaç yaşında olursak olalım, vazgeçemediğimiz sakız ve şekerlemelerde 3 al 2 öde, yalnızca çocuklara değil herkese iyi gelecek.

Bambaşka dünyalara yolculuk yapmamızı sağlayan tüm çocuk kitaplarında %50 indirim, çocukların ruhuna iyi gelecek. Yeni maceralara adım atacak, yeni yerler keşfedecek, yeni kahramanlarla tanışacaklar.

Çocukların sınırsız yeteneklerini açığa çıkaran tüm Lego setlerinde %20 indirim onların yaratıcılığına iyi gelecek.

Barbie, Scrabble, Max Steel, Polly Pocket, Cars, Ever After High, Fisher Price, Planes 2, Acayip Havalı Arkadaşlar, Disney Princess ve Hotwheels markalarında %20 indirim ise en sevdiği oyuncaklara kavuşan tüm çocuklara çok iyi gelecek.

Migros size iyi gelecek.


Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını oku...
posted under , | 0 Comments
Yorum 0

Halkalıda

                 

       Bahçede dolaşırken çocuk yanıma geldi. “Bu hafta sonu babam ve amcalarımla balığa gideceğiz, gelir misiniz?” Ardından ilave etti “Sizi Halkalı tren istasyonundan alırız.”
      O Pazar hava güzeldi, ilkbaharın pırıl pırıl günlerinden biri. Bazılarına göre İstanbul’da bahar olmaz, aniden yaza girilir. Ama bunu söyleyenler ilkbahar geldiğinde kırlara çıkıp papatya ve gelincik tarlalarını gezmeyenler ya da İstanbul’un iki yakasındaki tepelerde erik, ayva, badem, hele hele erguvan ağaçlarını seyretmek için Boğaz’ı boydan boya geçen eski bir şehir hatları vapuruna hiç binmeyenlerdir.
      İşte o gün öyle bir gündü. Sirkeci’den trene binip son istasyonda indim. Çocuk beni buldu, babasıyla amcaları az ileride bekliyorlardı. Birkaç kilometre gittikten sonra bir dere kenarına geldik. Araba park edilince herkes eşyasını indirdi. Şöyle bir soluklanınca etrafıma baktım, ileride demir bir köprü vardı. Derenin karşı kıyısının ardındaki tepeciğin üzerinden geçen demiryolu bu köprüye ulaşıyordu. Çocukluğumdan beri trenlere, hele yük trenlerine meraklıyımdır. Köprüye bakarken öte taraftan gelmekte olan bir yük treninin önce gümbürtüsünü duydum, sonra köprüye girişini izledim. Saniyeler içinde aklıma annemle beraber yaptığımız uzun tren yolculukları geldi. Çocuğun da benim gibi köprüden geçmekte olan treni seyrettiğini fark ettim. Göz göze gelince sessizce gülüştük. Sanki birbirimizdeki çocukluğu keşfetmiştik.
      Sonra dereye doğru baktım. Hala yeşil akıyor ve oldukça temiz görünüyordu. Çocuklarla birkaç yetişkin her iki tarafında sıralanmış balık tutuyorlardı. Resul bey yanımıza gelip, “Kızılkanat,” dedi. “şanslıyız.” Evet” anlamında başımı salladım. Dere önümüzden geçtikten sonra sağda ince bir kola ayrılıyor, sazlık ve otlukların arasından devam ediyordu. Su oldukça sığ ve durgundu. Çocukla amcaları yanıma gelip, “biraz yem bulalım,” dediler. Merakla onları takip ettim. Küçük amca yemlerini bulmuş olacak ki, derenin yan kolundaki sazların arasından oltasını atmaya başlamıştı bile!
       Zaman zaman gölün uzağında bir yerden tüfek sesleri geliyordu. Baba,“Acımasız herifler, bunlar avcı filan değil, düpedüz katil. Yavrusu olan ördeklere tüfek atıyorlar.” Sonra öfkeyle gölün bizden uzak yamaçlarına doğru bakıp, sanki silah atan adamla konuşuyormuş gibi, “Sen çocukken anneni vursalar iyi miydi? Dedi. Bunlar hep duyduğumuz şeylerdi. Ancak bire bir ilk defa karşılaşmıştım. O günden sonra av tezkeremi yenilemedim, ava da gitmedim. Artık silahlarımı altı ayda bir sadece temizlemek için elime alıyorum.
      Birden çocuk elindeki sopayla otların arasında bir şeylere vurmaya başladı. Eğilip yerden alıyor ve torbaya koyuyordu. Yanına yaklaşıp,
      -Nedir o? Diye sordum.
      -Yem topluyorum.
Yeşilimtırak bir böcekti. Çocuk o kadar hızlı çalışıyordu ki!
      -Galiba çekirge!
 Başıyla onaylayıp eliyle de işaret ederek,
       -Çekirge, dedi.
Sonra devam etti.
      -Bunları suyun üstünden kapabilmek için sıçrayan balıkları bile gördüm.
Çocukla birlikte derenin köprüye bakan tarafına geçtim. Diğer balıkçılar bizden yaklaşık yüz metre ileride dizilmişlerdi ama yoğunluk karşı kıyıdaydı.  Livarımı derenin sıfır noktasındaki kumluğa bırakıp, ipini kumsala çaktığım çubuğa bağladım. Makinem bu işe uygun, ama Sporteks kamış hem kısa hem hantal, bilmem ki bu kadar hafif kurşunu atar mı? Çocuğun oltasından yan gözle kopya çekip kendime benzerini hazırladım. Küçük bir kıstırma, ince ama sağlam bir misina, ucuna da altı numara Fransız iğne. Çekirgeyi takarken genç adamdan bayağı yardım aldım. Babası uzaktan bizi izleyip, bıyık altından gülüyordu, ben de güldüm.
       Kendinden emin bir balıkçı edasıyla oltasını karşı kıyıya birkaç metre yakın bir yere attı.
      -Geçen hafta yine gelmiştik, tam burası!
Şimdilik izlemedeyim. Fakat o da ne? Oltası birden bire gerildi.
      -Vay be!
Atmasıyla çekmesi bir oldu. Bir’den beş’e, sıralanırsa balık dört numara izmarit büyüklüğünde, bayağı da iyi görünüyor! Şimdi atış sırası bende. Kamışı savuruyorum, ama yolun yarısına ancak düşürüyorum. Elimdeki kamış bu kadar hafif kurşunu atmaya uygun değil, ağır kurşun ve büyük balık için. Bir zamanlar Arnavutköy’de şafak sökerken bu kamışa yüz elli gram kurşun takıp kayıkhanedeki sandalların arasından lüfere kaşık atardım.
       Dibe takılma riskini göze alarak bir kıstırma daha taktım. Tam yerine değilse de az gerisine düştü. Balık anında yeme yapıştı. Süratle çekip livara atım. Çocuk ha bire çekiyor! Ben iki balık alana kadar o üç tane. Ama ben de boş çekmiyorum, Üstelik küçük balık yok. Evvel Allah livarım doluyor. Diğerlerininkini hiç sormayın! Ya karşı sahildeki balıkçılar? Ne de çok balık varmış. Bu arada bizimkiler çimenlere örtü yayıyor, piknik yemeğine misafir olarak katılıyorum.
       Uzun süreden beri bu kadar güzel bir çevrede bulunmamıştım. Civardaki ağaçlar çiçek açmış, uzaktan gelen böcek vızıltılarına kuşların senfonisi eşlik ediyor. İnsan çoğu zaman dikkatini başka şeylere yönelttiğinden veya kendi iç hesaplaşmalarıyla uğraştığından bu güzellikleri göremiyor. Yeşilliğin ortasındaki bir ağacın gövdesine sırtımı dayamış otururken mis gibi çayımı yudumlayıp bunları düşünüyorum. Resul Bey birden kendi livarındaki balıkları benim torbama boşalttı.
      -Ne yapıyorsun, bunlar çok fazla!
      -Olsun. Dolaba atar yavaş yavaş yersiniz.
      -Biz bunları pişirmeyi de bilmeyiz.
      -O kolay, ben tarif ederim.
Devam etti:
      -Çok keskin bir bıçak lazım, balığın içini ayıkladıktan sonra enlemesine ince ince ve sık sık iskeletine kadar çizmeniz gerekir, Tabii başından kuyruğuna kadar.
      -Peki, nasıl pişecek?
      -En güzeli una bulayıp çiçek yağında kızartmak!
Tarife de, balıklara da teşekkür ettim. Eşyaları arabaya dikkatle yerleştirdik. Bir kez daha çevreme göz attım. İçimden “çok güzel, keşke yine gelebilsem” diye düşündüm.
                                                            ***
       Sabahın erken saatinde Arnavut köy sahilinde yürüyüş yaparken eski bir arkadaşıma rastlamıştım ayaküstü sohbet ettik.
      -Akşam televizyonu izledin mi?
      -Evet, dere taşmış, koca koca tırlar sele kapılmış. Pek çok kayıp varmış.
      -O derenin eski halini bilir misin?
      -Yıllar önce bir tanıdıkla balığa gitmiştik. Koca Livar dolusu kızılkanat tutmuştuk, hiç unutmam bir yaz boyu yedik!
      -İşte o dere, ama söylediklerin bir zamanlardı. Şimdilerde ne dere kaldı, ne de balıklar. Yerinde yeller bile esmiyor. Artık tır parkları, sanayi siteleri, gecekondular var.
Gülerek:
      -Kim bilir belki gökdelenler bile vardır!
      -Yani yok yok!
Gene güldü fakat bu defa acı acı!       
      -Hayır! Şimdilerde orada olmayan yeşil renkli bir dere, içindeki balıklar ve kurbağalar, kıyıda tek tük ağaçlar, sazlıklar, göçmen kuşlar, hatta kuluçkaya yatmış yaban ördekleri, kır çiçekleri ve çekirgeler…                                                
Devamını oku...
Yorum 0

Hayatla Ölüm Arasında




            Baktığınızda dudakları hariç, sanki yüzünde hiç et yokmuş da ince derisi kemiklerini örtmüş sanırdınız. Boyu uzun, bedeni sırım gibiydi. Zenciler gibi simsiyah kıvırcık saçları vardı. Böyle bir görüntünün insanların gözünde nasıl bu kadar sevimli olabileceğine hiç akıl erdirememişimdir. Acaba sivri burnu mu bunu böyle şirin gösteriyor diye, kendi kendime sorduğum zamanlar olmuştur. Şansal her karşılaştığımızda böyle içten ve dostça gülerdi!

       Bilardo masasının kenarındaki seyirci sandalyelerinden birine oturup oyuncuları izlemeye koyuldum. Elinde istekasıyla doğruldu ve atışını yaptı. Bir numaralı masada kendinden yaşlı, usta oyuncularla oynardı. İşin garibi, ne zaman gelsem buralarda, ama pek para ödediğini de sanmam, karşısına kim çıksa yeniyor. Oyun bitince adamı kasaya gönderip sanki gözleriyle yeni müşteri arıyor! Kombine oyununda düzde olduğu kadar usta, zaten oynadığı adamlar varlıklı kalburüstü kişiler. Yenseler bile buna para ödetmiyorlar. Bu beyler kendi aralarında yüksek sayılarla oyunlar düzenler, bazen de kombine maçlar yaparlardı.

       En iyi masa kasanın tam önündeydi. Müdür güleç yüzlü, ama az konuşan bir adamdı. Öyle bilir bilmez herkese bu masayı kiralamaz, ısrar eden olursa kimseyi kırmadan “rezervasyon var” deyip işi bitirirdi. Şansal bu masanın müdavimiydi. Onu hep burada ya oynarken, ya da oturmuş sırasını beklerken görürdüm. Takım oyunlarında ustalar antreman yapmak için onu yanlarına eş olarak alırlardı. Böyle maçlarda mağlubiyet gelse bile elini pek cebine atmazdı. Hele teke tek bir ustayla oynarken hatasını yakalarsa hiç gözünün yaşına bakmaz, alaşağı ediverirdi!

       O sıralar babamdaki fötr şapkaya pek imrenirdim. Gittim bir tane aldım. Sonra her zaman ki gibi dönüşte bilardo salonuna uğradım. Şansal gene pür dikkat atışını yapmaya çalışıyordu, gözlerini bir an için oyundan ayırınca beni gördü. Yüzünde aynı gülüş, “Vaay! Şapkalı canavar!” dedi. Ben de güldüm, gidip yakındaki boş sandalyeye oturup, oyununu izlemeye koyuldum.

       Bir gün bilardo salonu aniden kapanıp yerinde lüks bir kafeterya açıldı. Şansal ortalarda yok! Mehmet’e sordum, alaycı alaycı omuz silkti.

      -Sansar Şansal mı? Hiç görmedim.

 Allah Allah, o da buna lakap takmış. Herhalde çok zeki olduğu için!

      -Yahu Mehmet, evlenip çoluk çocuğa karıştın hala gırgıra devam!  

Güldü. Şansal’a birkaç defa Beşiktaş çarşısında rastladım. Her seferinde:

      -Ooo, şapkalı canavar!

 Adamla ne yapıyorsun, ne ediyorsun? Diye konuşmak mümkün değil! Bir selam, hepsi o kadar.

       O gün alışverişimi yapmış, elimde torbalar evime dönüyordum, baktım Şansal bisiklete binmiş, bana doğru geliyor. Az ötemde trafik durunca o da durup ayağını yere bastı. Didonun önünde içi erzak dolu bir sepet vardı. Gittiği istikamete bakılırsa alacaklarını henüz tamamlayamamıştı. Yanına varınca durdum. Saçları hafif seyrelmiş ama eskisi gibi siyah, Yüzünde fazla kırışıklık yok göbek filan arama, hala fidan gibi, adam zamana meydan okumuş. “Maşallah!” dedim. Selamlaştık. Gene aynı sevimli, içten gülüş, trafik birden açıldı,

 o yoluna ben yoluma devam edip gittik. Bu defa “Şapkalı canavar” demedi. Bunu saymazsak değişen fazla bir şey yoktu.

       Bisikleti aldığından beri pek selamlaşamıyorduk. O sokak, bu cadde demeden başına buyruk geziyor. Semtte motorlu araç yoğun, zorlanıyor olmalı fakat mutlu görünüyor. Zaman zaman bisikletini balıkçının, manavın, bazen bir marketin önünde kaldırıma veya duvara dayanmış görüyorum. Her seferinde içimden yaramaz bir çocuk gibi gülerek, “Sansar Şansal kesin alışverişte, evin ihtiyaçlarını alıyordur.” deyip, usulcacık yoluma devam ediyordum.

       Derken bir gün pazara giderken yanımdan hızla bir motor geçti. Dönüp baktım. Yahu bu bizim Şansal! Bisikleti bırakıp motor almış. Motor dediysem öyle aman aman bir şey değil, Çin malı küçük bir scooter. Yaşı da bayağı ilerledi, Üstünde ne özel elbise, ne dizlik! Kask mask da hak getire! Adam altındaki, sanki bisikletten daha güvenliymiş gibi çarşı pazar geziyor. Bir keresinde onu, evinin kapısında motorunu kaldırıma çekerken yakaladım.

      -Selam Şansal!

Gene o cin gibi gülen gözleriyle selamımı aldı.

      -Valla seni motorun üstünde böyle korumasız gördüğümde endişeleniyorum. Ben bir keresinde bundan düştüm, başımdaki kask kırıldı ama gene de bir şey olmadıydı!

      -Haklısın! Motora biraz masraf ettim, az bi toparlanayım, alacağım.

Cevap vermedim. Konuyu değiştirmeme fırsat vermedi.

      -Kusura bakma içeri girmeliyim, Pazara çıkmadan önce yemeği ateşte bırakmıştım.

“Kolay gelsin” deyip oradan ayrılırken o da merdivenlere yönelip gözden kayboldu.

       Aradan haftalar, hatta aylar geçti, çarşıda, ne pazarda göremez oldum. “İnşallah korktuğum başına gelmemiştir!” Evi yolumun üzerinde, geçerken kapıya bakıyorum, motor yerinde mi diye. Yok! Ama belki satmıştır. Bir gün eczacının kalfasını yandaki dükkânın tezgâhtarı ile konuşurken yakaladım. Sözünü bitirmesini beklemeden, lafa girdim.

      -Ya Zeki, şu yanda ki binada benim eski bi ahbabım oturuyordu, İsmi Şansal, hani küçük motoruyla çarşı pazar gezer. Uzun süredir göremedim. Düşüp etmesin!

alaycı alaycı yanıtladı:

      -Abi onun gelmesi yaklaştı!

Sanki fark edermiş gibi sordum:     

      -Kaza mı?

Başını olumsuz anlamda sallayıp, böylesi ölüm daha sıradanmış gibi,

      -Kalp! Dedi.

Sonra dönüp arkasına bile bakmadın karşıdaki berber dükkânına girdi.

 

                                                        
Devamını oku...
Yorum 0

Aykırı İşler



       Ortadaki masa muşamba örtüyle kaplıydı. Boş kristal vazoyu saymazsak üzerinde ancak beş on zeytin alabilen küçük bir kâse, sağa sola rastgele bırakılmış üç beş ekmek dilimi ve iki çay bardağından başka şey yoktu. Çift kişilik ahşap karyola ve üzerindeki yün yatak, iki koltuk, birkaç sandalye, küçük ama şirin gardırop, şu anda yanmayan borulu gaz sobası, temiz perdeler ve ahşap zemine boylu boyunca serilmiş Isparta halısı görüntüyü tamamlıyordu.

       Üç katlı ahşap evin girişindeki bu küçük oda, selamlık gibi bir yerdi. Kapısının bitişiğinde tuvaleti, binanın bahçeye bakan tarafında taşlığı, çamaşır için su ısıtmaya veya yemek yapmaya uygun büyücek bir ocağı vardı.

       Kapı açıldı, genç kadın bir elinde çaydanlık, öbür elinde demlikle içeri girdi. Kapıyı ayağıyla kapatıp masaya yöneldi ve çayı bardaklara dökmeye başladı.

      -Taşlıkta dondum valla, gene burası bir derece!

Giyinmeye devam eden genç adam cevap vermedi. Orta boylu, atletik yapılıydı. Arkadaşları ona boksör Kemal derlerdi. Hiç spor yapmamıştı, bu yüzden takılan lakaba anlam veremiyordu, ama hoşuna gittiği için hiç itiraz etmemişti. Kim bilir, belki de yaptığı ağır ve yorucu iş onu böyle güçlü kuvvetli yapmıştı.

      -Şu cama bak, kardan buzdan dışarısı görünmüyo!

      -Ben çıkıyorum. Karaköy’e gideceğim, yakıt dağıtım işinde çalışan bir firma tanker şoförü arıyormuş, gidip bi bakacağım.

      -Gaz bitti! Evde yiyecek bir şey kalmadı. Vallahi bunları da annemden getirdim.

Adam gene cevap vermedi. Kadın devam etti.

      -Ha! Ev sahibi Şükran teyze şikâyet ediyor. Kocasından dul maaşı olmasaymış aç kalırmış! Biliyorsun dört aydır kirayı veremiyoruz.

Sessizce gözlerinin içine baktı ama kadın bakışlarını kaçırdı, dönüp masayı toplamaya başladı. Oyalanmadan odadan çıkıp pabuçlarını giydi. Sokağa çıkınca atkısını düzeltmeyi, paltosunun yakasını kaldırmayı ihmal etmedi. Kar gerçekten de kuvvetli atıştırıyordu, doğruca Akaretler’deki tramvay durağına yöneldi.

***

       Ne caddede ne durakta kimseler yoktu. Allahtan çok beklemedi, 22 numaralı Bebek- Eminönü tramvayı Ortaköy istikametinden göründü. Çarşı girişine geldiğinde çan çaldı, o da eliyle işaret etti. Araç yavaşladı ve tam önünde durdu. Arka tarafa yöneldi, el tutamağını

yakalayıp açılır kapanır demir kapının aralığından kendini sahanlığa aldı. Dondurucu soğuğa rağmen burada yolculuk yapan iki çift vardı. Genç kadın ve erkek dünyayı umursamıyorlardı. Isınmak ister gibi birbirlerine sıkıca sarılmışlardı, neredeyse dudak dudağıydılar. Diğer kapının yakınındaki çift ise başka bir âlemdi. Kürk mantolu bu iki genç bayan da tıpkı ötekiler gibi sarmaş dolaş ve yanak yanağıydı, hatta yüzü kendine dönük olanın gözleri yarı aralıktı. Her iki çift de yeni geleni görmüş olmalarına rağmen hiç istiflerini bozmadılar. “ Vay be ne hale geldik! Eviniz barkınız yok mu sizin? ” “Biraz daha eğleşirsem beni de aralarına alır bunlar!” Diye aklından geçirip üstünde Fransızca yazılar olan mavi camlı kapıdan içeri girdi.  

       Vagonun öne ve arkaya dönebilen tek sıralı koltukları doluydu. Ayaktaki yolcular iki sıra yan yana dizilmiş dalgın gözlerle dışarıyı seyrediyorlardı. Mümkün olduğu kadar insanları rahatsız etmemeye çalışarak öne doğru ilerlemeye başladı. Yanaşabileceği boş bir yer bulamadı, birden az ilerisindeki kalın pilot montlu adamın cüzdanının neredeyse düşmek üzere olduğunu fark etti. Bir hayli şişkin oluşu da ayrıca dikkatini çekti. Hemen yanındaki kısa boylu, zayıf, çiroz gibi bir herif kendisi gibi durumun farkındaydı.“Acaba uyarsam mı? ” diye düşündü, ama sonra vazgeçti, çaktırmadan izlemeye başladı.

       Fazla beklemedi. Kısa boylu adam ince vücudunu hafifçe geriye atıp sol elini cüzdana uzattı ve kaşla göz arasında çekip aldı. Sonra işkillenip gören oldu mu diye belli belirsiz etrafa şöyle bir bakınca göz göze geldiler. Artık ikisi de birbirlerinin farkındaydılar. “ Bu iyi olmadı. Beni fark etti, ama olsun, ulan hırsız bücür! O paraları sana yedirmem.”

       Tramvay Tophane’ye yaklaşınca yankesici kapıya doğru ilerlemeye başladı. Boksör Kemal’in gözü cüzdana kilitlenmiş gibiydi, ardından seğirtti. Bu sırada araç durdu. Adam kapıyı bir çırpıda açıp kendini ön sahanlığa, oradan da eşiğe bile basmadan doğruca kaldırıma attı. Sonra da ardına bile bakmadan yokuş yukarı koşmaya başladı. Bunu o kadar çabuk yaptı ki Vatman hayretinden kasketini çıkarıp ensesini kaşıdı. Tam valfı açıp hareket edecekken bu defa diğeri yanından ok gibi geçip tramvayın gittiği yöne doğru eşikten atladı ve sonra da var gücüyle herifin peşinden koşmaya başladı. Üzerindeki devlet malı kalın giysilere rağmen soğuktan eli ayağı donma noktasına gelmiş çilekeş görevli bu defa sunturlu bir küfür savurdu.

      -Hastir oradan! Şeyin çocuğu! 

***

       Birkaç sokak ilerde yankesiciye iyice yaklaştı. Neredeyse ensesinden tuttu tutacak! Herif bunu sezmiş olmalı ki aniden zınk diye durdu. Dönüp gözlerini yüzüne dikti.

      -Yakaladım seni hırsız bücür!

Bir adım sokulup elindekini Kemal’e uzattı, bunu yaparken içi tıka basa para dolu cüzdanı iki eliyle iyice açmayı da ihmal etmedi. O güne kadar hiç görmediği mor beş yüzlüklere sanki büyülenmiş gibi bakıyordu.

      -Ağabey işte hepsi burada, istediğin kadar al!

Daha yakından bakıp miktarı anlamak istermiş gibi hafifçe eğildi. İşte o an olanlar oldu. Herif adeta sıçrayıp şiddetli bir kafa attı. 

      -Ah!

Boksör Kemal sendeleyip yere yıkıldı. Ağzı burnu kan içinde kalmıştı. Görebildiği son şey adamın yüzündeki alaysı ifadeydi. Yankesici cüzdanı dikkatlice cebine yerleştirdi, sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi sakin adımlarla köşeyi dönüp gözden kayboldu. 
Devamını oku...
Yorum 0

Tiryaki


 
            Camda oluşan buğuyu eliyle silmeye çalıştı. Dışarıda fırtına ve tipi alabildiğine devam ediyordu. Sokak lambasının solgun ışığında zar zor görülebilen kuşbaşı büyüklüğündeki kar taneleri sağa sola savrulup duruyorlardı. Gürül gürül yanan odun sobasının sıcaklığıyla oda iyice ısınmıştı ama dışarısı belli ki çok soğuktu. Kendi kendine “Vay be bu yaşıma geldim, böyle bir hava ne duydum ne gördüm!” dedi. Oysa daha otuz beşine bile gelmemişti.

       Ahırdaki hayvanların bakımı hariç, iş güç durmuştu. On gündür pineklediği köy kahvesinin pencere kenarında, sabahtan akşama değin şu göz gözü görmez tipiyi, yahut mola verdiği nadir anlarda damlarda birikmiş yığın yığın karları, saçaklardan sarkan buzları ve kurşuni bir renge bürünmüş gökyüzünü seyretmekten başka yapacağı bir iş kalmamıştı. Allah’tan kar başlamadan önce kapıyı bacayı iyice elden geçirmişti. Yoksa sıcak bir uyku bile ona haram olacaktı. Hoş, geceleri mahallede kol gezen aç kurtların uluma ve hırıltılarından bunun tavşan uykusundan pek de farkı kalmamıştı. Konu komşu bunların, çelimsiz köpeklerini geceleri bir köşede sıkıştırıp parçalamasından korkmuş, evlerine almışlardı. “Kapı dibindeki bu hırıltılı it dalaşı hiç hayra alamet değil. Yarın akşam ben de köpeği içeri alayım. Sabah ola hayrola!” Demişti.

       Koyunlarına bakmak için dışarı çıktı. Ahırın önünde karların neredeyse örttüğü kan tüy ve deri parçaları gördü. Telaşla köpeğini yanına çağırdı. Ne gelen var ne giden! Canı iyice sıkıldı. Yağan kardan dolayı görüş mesafesi de hayli kısıtlıydı. Birden yüreğini korku kapladı. Tekrar evine döndü. Duvarda asılı avcı babasından kalma çiftesini indirdi. Komodinin çekmecesinden fişek kutusunu çıkarıp altı tane mermi aldı. İkisini çiftenin haznesine koyup silahı kapadı. Elini her zaman sigara paketini koyduğu cebine attı. Yerinde bulamadı. Sonra odanın dört bir yanına şöyle bir göz gezdirdi. Belli ki sigara paketini arıyordu. “Bitirmişim haberim yok! Çok mu içiyorum ne?”

       Tekrar dışarı çıktı ağılın evin ve ahırın çevresinde dolandı. Hatta açıyı genişletip çevrede sağa sola bakıp iyice arandı. Ama ne köpeğine ne de başka bir ize rastlamadı. “Kar geceki izleri zaten çoktan kapamıştır.” Diye düşündü. Sabah saat çok erken hava da soğuk olduğundan dışarıda kimseler yoktu. Kahveci bile açmamıştı. “daha dükkânı açıp çayı demleyecek, sabahın köründe selam verip ardından sigara istenmez ki! Acaba karşı köye mi gitsem?”

       Yaklaşık iki kilometre ilerde komşu bir köy vardı. Bayağı büyüktü, bakkalı kasabı vardı. Meyve sebze bile satılıyordu. Tabii sigara da! Ama bu havada gidiş dönüş en az iki saatlik yol demekti. “Şimdi yol da kapanmıştır, hem kurtlar bu mevsim tek gezmezler. Bir sürüye rastlarsam işimi bitirirler alimallah!”

       Tekrar evine döndü. Canı müthiş sigara çekiyordu. “Ulan sanki krizim tuttu!  Şimdi gidip arkadaşlara karşı köye sigara almaya gideceğim benimle gelen var mı? Diye sorsan hem ti’ye alırlar hem adımı deliye çıkarırlar. Na’pıcaz yahu!” Aslında şehre giden yol açıktı. Kar araçları gece gündüz çalışıyorlardı. Ancak şehir kırk kilometre uzaktaydı. “Şimdi kalk birkaç paket sigara için en az seksen kilometre yol yap! Olacak şey mi? Hem bu havada hangi minibüs kaç müşteriye çalışır!”

       Birden kararını vermiş gibi yerinden doğruldu. Bu defa kutudaki fişeklerin tamamını ceplerine doldurdu. Geçen kış İstanbul’dan alıp giymeye bir türlü kıyamadığı botlarını ayağına geçirdi. Başına yün beresini giyip ellerine yün eldivenlerini geçirdi. Tüfeğini omzuna çapraz takıp dedesinin değneğini de eline aldıktan sonra yola çıktı. İnsanların onu görmelerinden endişe ediyordu, bu yüzden adımlarını sıklaştırdı. Ama korktuğu olmadı, köyün kahvesi hala kapalıydı.

       Kar dinmişti ama hava şimdi daha da soğumuştu, gökyüzü adeta kurşun rengiydi. Bata çıka da olsa gençliğin verdiği güçle oldukça hızlı ilerliyordu. Sık kullandığından bu yolu çok iyi tanıyordu. Gözlerini kapasa, ağaçları iniş ve çıkışları hatta dönemeçleri hatırlayabilirdi.  Bu yüzden en dikkat ettiği şey yoldan ayrılmamaktı. Fakat gene de ne olur ne olmaz, dedesinden kalma pusulayı yanına almayı ihmal etmedi. Uzun süren ilk yarım saatin sonunda çeşme başına vardı. Çevresi gibi o da donmuştu. Su borusunun ağzından neredeyse yarım metreye yakın buz sarkıyordu. Biraz soluklanmak için durdu. Bulunduğu bu mevki yaklaşık yolun yarısıydı. “Bari gitmişken Mustafa’ya durumu anlatıp, şöyle iri kıyım bir köpek isteyim. Zaten benimki dün akşam gitti gider! Hep benim hatam, yazık oldu.”

      Tam bu sırada çeşmenin ardındaki setin üstünden kar parçalarının uçuşup döküldüğünü gördü. Rüzgâr filan yoktu. Dikkat kesildi. Etrafı incelemeğe başladı. Bir yandan da omzundaki tüfeği sessizce çıkardı.  Hala hafiften sallanan kısa dalların arasından bir çift gözün onu izlediğini fark etti, “ Kendini gösterdi”  Tüfeği şimşek gibi doğrultup tetiğe bastı. Nişan filan da almadı, zaten bu mesafeden hata yapması imkânsızdı. Sadece kısa acı bir çığlık. Sanki dün gece onu uykusundan uyandıran sesin duymuş gibi oldu. “Kesin vurdum!” Silahını yeniden süratle doldurdu.  Bu defa bir diğeri çeşmenin yanından dolanmış tam yalağın kenarında vahşi bir şekilde dişlerini gösterip ona hırlıyordu. “Az önceki olabilir mi? Hayır bu da başka!” Bu defa hiç bekletmeden iki el ateş etti. Canavar adeta sıçradı sonra düştüğü yerde kala kaldı.

       Silahını yeniden doldurdu. Sonra uzanıp değneğini az önce bıraktığı yerden aldı. Ucuyla hayvana şöyle bir dokundu. “ Ölmüş” Dedi. Sonra setin çevresinden dolanıp dikkatlice üstüne çıktı. Etrafa bakındı. Diğer kurt çalıların arasında hareketsiz öylece yatıyordu. Yanına sokulmadı. “Bakarsın teyze, hala, dayı, hısım akrabaları bunların yardımlarına gelir! Ben daha fazla oyalanmadan yola çıkayım.”

       Öyle de yaptı. Karlı yolda az önce olduğu gibi gene bata çıka ilerlemeğe almaya devam etti. Köy zaten uzakta değildi. Hafif meyilde olduğundan şu an minaresinden başkası görülmüyordu, ama o “Az sonra damlar da görünür.” dedi.

****

       Dükkâna girdiğinde bakkal arkası dönük raflara bir şeyler yerleştiriyordu. Açılan kapıdan gelen soğuğu hissedince geri döndü.

      -Bak sen, hem de bu havada! Hoş geldin!

      -Hoş bulduk Remzi Amca, ben birkaç paket sigara alacaktım.

Yaşlı bakkal duraladı,

      -Ne yani? Bu kar kıyamette, taa oradan buraya bunun için mi geldin?

      -Olur mu? Hiç bu soğukta sigara için buralara kadar gelir miyim?

Adam meraklı! Ee o zaman niye buralardasın gibilerden yüzüne baktı.

      -Kurtlar köpekleri parçalıyor. Komşular evlerine almaya başladılar. Bu arada benimki de gitti. Mustafa ya geldim. Ödünç bir tane isteyeceğim.

      -Çobanlık köpeksiz olmaz. İyi o zaman, ama çok takılma bak hava kar topluyor.

Sanki yeter artık der gibilerden ümitsizce,

      -Gene yağacak! Dedi.

      -Öyle görünüyor. Remzi amca ben sigaralarımı alıp çıkayım.

      -Hay Allah söylemeye unuttum. Kaç gündür biz de şehre gidip mal alamadık. Sigara çoktan bitti! Bu havaya, çay sigara dayanır mı?

Çaresiz kapıyı çekip dışarı çıktı.” Ulan bendeki şansa bak! Bu soğukta kalk diz boyu karı sök, Yetmedi çeşme başında kurtlarla dans et! Ardından bu moruğun kahrını çek, sonra da geldiğin gibi eli boş dön!”

      Mustafa’yı kahvede bulamadı. Bir de evine bakayım dedi. Ama sonunda yolda yakaladı. “Herhalde evden yeni çıkmış” diye düşündü.

      -Vaay tertip! Sen bizim buralara gelir miydin, Hem de bu havada!

Karşılıklı gülüştüler. Çocukluk ve sıra arkadaşıydılar. Birbirlerin her gördüklerinde eski güzel günleri hatırlar, mutlu olurlardı. Yüzlerinden belli ki gene öyle oldu.

      -Hadi gel çay içelim sonra da bize gider Allah ne verdiyse yeriz.

      -Bu gün olmaz Mustafa, havaya baksana gene patlayacak! Az önce çeşme başında iki tane kurt leşim var.

      -Az önce birkaç el silah sesi duydum,  Vay be güpe gündüz, çeşme başlarında

beklediklerine göre, çok açlar demek ki!

      -Yalnız o kadar olsa gene iyi!

Olanı biteni ayaküstü işte böyle böyle deyip anlattı. Mustafa lafın sonunda

      -Kolay be tertip, gel benimle!

       Mustafa’nın sanayi işletmesine benzeyen modern ve oldukça büyük ahırı köyün dışındaydı. Bu yüzden biraz yürümeleri gerekti. Ahırın önünde geldiklerinde sekiz on tane iri kangal köpeği ortalık yerde başıboş dolaşıyor bazılarını ise hava umurlarında değilmiş gibi yayılmış oturuyorlardı.

      -Bak! Şu az ilerde oturan karabaşı gördün mü?

      -Evet

      -Sanırsın kuzu! Üstüne çocuğu çıkar alır gezdirir. İnsanlara filan da hiç ilişmez. Çok da asilzadedir haa! Yemeğini çanağından başka yerde yemez. Hani tabağına değil de yere koy ağzına sürmez. Bunu götür pişman olmazsın.

     -Dalga mı geçiyon Mıstık! Bana kuzu muzu lazım değil. Canavar lazım canavar! Köpeğimi yediler diyom sana.

      -Dur bi yol! Sakin sakin bi dinle hele!

      -Eee

      -E si sen bu iti bir de yaylada, merada gör! Sürü yayılınca dağ bayır koşar! Bu hayvan etrafta böyle deliler gibi dolanırken kurt murt sokulamaz.

Arkadaşının suratında ki şaşkınlığı görünce,

      -Valla ben şahidim. Dedi.

 Köpek sanki saygı gösterir gibi Mustafa’yı görünce ayağa kalktı. Yüksek, iri yarı, gösterişli bir hayvandı. Kafası kapkara ama bedeni ak paktı.

      -Ben şimdi tasmasını, zincirini takarım, yanında uslu uslu yürür. Hiç endişelenme, alır götürürsün.

       Aslında hayvanı beğenmişti. Arkadaşına teşekkür etti. “Yaza doğru geri getiririm” demeyi ihmal etmedi.

      -Ne zaman istersen getir. Bak bunun ismi yok! Sen artık bir isim koyarsın. Gülerek başıyla olur işareti yaptı. Sonra veda edip yola koyuldu. Hava hala çok soğuktu ama dönüş yolculuğu sakin geçti. Ne kar yağdı. Ne de kurt çıktı.

       Köyüne varınca doğruca evine gidip köpeğe yiyecek bir şeyler hazırladı. Sonra hayvanı götürüp ahıra kapısının önüne bağladı. Yemeğini de uygun bir kap içinde yanına bıraktı. “Bu şimdi eski köpeğin kulübesine sığmaz. Hasan amcaya sorayım, elinde buna uygun bir şey var mı? Olmazsa sipariş veririm.”

****

       Yeni köpek köydeki herkesin dilindeydi. Kahvede haberi duyan görmeye geldi. Ama karabaş hiç oralı değildi. İnsanlara kayıtsız gözlerle bakıyor sanki orada yoklarmış gibi davranıyordu. Nihayet akşam oldu, hava karardı. İnsanlar evlerine çekildi. Zaten boş olan sokaklar şimdi iyice ıssızlaştı. Pencerelerde yansıyan solgun ışıklar ve bacalardan çıkan yoğun duman olmasa buralarda kimse yaşamıyor sanırdınız. 

      “Bu gün her şey yolunda gitti, ah bir de kahvemin yanında sigara tüttürebilseydim!”

O an aklına kendince çok güzel bir fikir geldi. “Bunu daha önce niye düşünemedim diye hayıflandı.” Evde ne kadar sigara izmariti varsa arayıp buldu. Yatağın üzerine yayılan gazete kâğıdına içlerini bi güzel boşaltı. Sanki yıllardır bu günü beklemiş babadan, dededen kalma eski tütün kutusunu gardıroptan çıkardı. Allah’tan, içinde hala birkaç tabaka ince sigara kâğıdı vardı. İşin en tuhafı, kutunun üstünde unutulup yıllarca orda öyle bekleyen kırk senelik taşlı çakmak ilk çakışta ateş aldı.

       Tam kendi imalatı sigarasını yakıyordu ki, ahırın oralardan gelen bir gürültü ve ardından dün geceyi hatırlatan çığlıklar duydu. “Neler oluyor!” diye davrandı. Dışarı çıkarken, akşam kapı ardına sakladığı dedesinin değneğini almayı da ihmal etmedi. Fakat gördüğü manzara karşısında “Aman Allah’ım! Demekten kendini alıkoyamadı. Karabaş, nasıl olduysa koca kurdu arka ayağından yakalamış, yan gözle de ona “Hadi artık bitir işini” der gibi bakıyordu.

       “Vay be! Ne köpekmiş ha! Hiç de belli etmiyor, valla seni bal kaymakla beslerim be!” Kahvesi soğumuştu ama sigarası fincanın kenarında hala öylece duruyordu. Hayrettir, taşlı çakmak yine yandı. Tiryaki, sarma sigaranın ilk nefesini içine çektikten sonra dumanını zevkle savurdu. Sonra doksanını çoktan geçmiş Raşit dayının kahvenin çardağında sigarasını tüttürürken söylediği o sözü sanki kendi sözüymüş gibi fısıldadı. “kötü arkadaştan iyi dosttur!”
Devamını oku...
Yorum 0

Molfix İle Mutlu büyüyen bebekler adım adım mutlu yarınlara koşuyor!

Molfix’in dikkat çeken reklam filmlerine bir yenisi daha eklendi.Molfix’in yeni reklam kampanyasında, bebeklerin mutlu ve keyifli olduğu anlar ile, anneleriyle ve ailece yaşanan eşsiz anları seyrediyoruz.

Bebeklerin mutlu olması ve mutlu büyümesi sağlıklı gelişimin en önemli sırrı. Mutlu bebeklik dönemi geçiren bebekler, ileride de mutlu ve başarılı bireyler olmanın ilk adımını atmış olacaklar. “Mutlu Bebekler Mutlu Yarınlar!” mottosuyla anne ve bebeklerin her zaman, her anlamda yanında olan Molfix bebeklerin sağlıklı gelişimleri ve gelecekte mutlu bireyler olmaları için bebeklerin altını kuru tutar, özgürce hareket etmelerini sağlar ve ciltlerini korur.


Bebeklerin en keyifli olduğu anlarda, aileleriyle geçirdikleri keyifli paylaşımlarda gördüğümüz reklam filminde de “ mutlu anlar yaşayan bebeklerin, mutlu yarınları olur” mesajı veriliyor.

Reklam filmini izleyebilir ve https://www.facebook.com/molfix adresini ziyaret edebilirsiniz.

Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını oku...
posted under , | 0 Comments
Yorum 0

Balığın Tazesi Nasıl Anlaşılır?


 Balığın Tazesi Nasıl Anlaşılır?

       Bir zamanlar yaşlı bir adam ve iki oğlu İstanbul’un balığıyla meşhur ilçelerinden birinde balık satarlardı.  Dükkânları büyük ve temiz, ürünleri zengin ve çeşitliydi. Sadece Marmara ve Karadeniz’in değil, Akdeniz’in balıklarını bile pazarlıyorlardı. İşleri iyi sayılırdı. Baba son derece titizdi. Bu yüzden dükkân ve çevresi bal dök yala misali her zaman temiz ve bakımlıydı. Tezgâhları mermer üstleri de karla kaplıydı. Ürünleri ise günlük denilecek kadar tazeydi, ne var ki babalarının aşırı titizliği nedeniyle delikanlılar epey zorlanıyordu! Gelgelelim düzgün giden işler ve babalarına duydukları saygı, onları sıkı çalışmaya alıştırmıştı. Ama yine de “yahu biz ne zaman beş dakika kıçımızın üzerine oturup dinleneceğiz” diye sitem etmeden duramıyorlardı.
       İşte o günlerden birinde akşam vakti dükkânın önünde son model ve dev gibi bir Mercedes durdu. Üniformalı şoförü aceleyle arabadan inip, arka kapıyı nazikçe araladı. Bu arada şapkasını çıkarıp koltuğunun altına almayı da ihmal etmedi. İnce deri bir sandaletin içinde bakımlı ve narin bir ayak göründü ardından ince uzun ve kar gibi beyaz bacak öne doğru hafifçe hamle yaptı, sonra da öbürü. Genç kadının zaten kısa olan eteği bu defa büsbütün açıldı. Kaliteli bir moda evinden alındığı belli bu tek parça, dekolte elbisenin zaten pek kapalı yanı da yoktu.
       Kardeşler öne doğru atıldılar. İlk hamleyi büyük olan yaptı. Ama kardeşi babasının çatılmış kaşlarının fark edince hemen seslendi.
      -Baba müşteriye bakar mısın?
Ağabey durdu ve balıkları yanındaki kasadan tezgâha aktarmaya başladı. Baba elindeki işi bırakıp müşteriye yöneldi.
      -Buyurun ne alırdınız!
Kadın hiç oralı olmayınca yaşlı balıkçı tekrarladı.
      -Buyurun!
Gene umursamadı. Hatta adamın yüzüne bile bakmadı.“Sağır mı ne?” Diye düşündü ve susup bekledi. Hamsi balıklarının bulunduğu tezgâhın önünde durmuş öylece bakıyordu. Birden eğildi, göğüsleri neredeyse elbisesinden fırlayacaktı. İki kardeş neye uğradıklarını şaşırdılar, gözleri faltaşı gibi açıldı. Elini uzatıp işaret parmağını tepsideki hamsilerden birinin üzerine bastırdı. Sonra parmağını kaldırıp bu defa yanındaki hamsinin üzerine koydu ve yine bastırdı. Aynı şeyi birkaç balığa daha yaptı.
      -Bundan bana ikiyüzelli gram ver!
Yaşlı balıkçı kadının duymayacağı kadar yavaş, “Ya sabır!” Dedi. Sonra asık suratla tezgâhtan birkaç avuç hamsi alıp torbaya koydu ve müşterisine verdi. O da arkasını dönmeden şoföre uzattı. Adam koşarak gelip aldı.
       Şöyle bir bakındıktan sonra, bu defa palamut tablasının önünde durdu. Az önce yaptığı gibi gene fütursuzca eğilip bu defa parmağını en öndeki palamudun karnına bastırdı. Ama orada kalmadı. Diğerine, sonra da öbürüne, bu arada dükkân sahibinin yanına iyice sokulduğunu fark etmedi. Doğruldu, tam bir şey söyleyecekti ki, yaşlı adam elini uzatıp işaret parmağını genç kadının koluna bastırdı. Kadın boş bulundu yana doğru hafifçe öteledi.
      -Ne yapıyorsun sen yahu?
      -Hiç, az önce senin yaptığını.
      -Nasıl hiç be! Parmağınla koluma bastırdın.
      -Ne olmuş? Sen de parmağınla benim balıklarıma bastırdın! 
      -Ben tazeler mi diye kontrol ediyorum.
      -Ben de öyle!
Kadın açtı ağzını yumdu gözünü! Adam:
      -Defol git! Bir daha bu dükkâna gelme! Dedi.
Allah’tan şoför bunu kibarca arabaya bindirip uzaklaştırdı da bu tatsız olay daha fazla büyümedi. Fakat kadın giden arabanın açık penceresinden başını uzatmış hala bağırıp çağırmaya devam ediyordu.
Devamını oku...
Yorum 0

Soyguncular



       Allahtan mevsim ilkbahar hava da sıcaktı. Yoksa durumları bayağı rezillik olacaktı. Kış kıyamette aç susuz sokak ortasında kalmak! Sanki aynı şeyi düşünüyormuş gibi birbirlerine baktılar. İçlerinden buna da şükür dediler mi? Bilinmez! Aslında durumları şimdi de pek iç açıcı değildi. İkisi de köylüydü ama çiftçilikten pek anlamazlardı, zaten memleketlerinde ekilip biçilecek doğru dürüst toprak da yoktu. Onların ekmeği meralardaydı. Çobanlık! Sırtlarında gocuk ellerinde değnek, yanlarında karabaş kangal köpekler, koca sürüyü önlerine katıp dağ bayır gezerler, su kenarlarında veya çeşme başlarında mola verirlerdi. Güzel günlerdi! Meralar hala oralarda bir yerlerdeydi ama o güzelim kuzulardan artık eser yoktu.
       Şimdi bu koca şehrin isimlerini bilmedikleri yerlerinde haftalardan beri bir o yana bir bu yana aç ve susuz gezip iş ararlarken en düşkün ve acımasız küçük figüranlar bile yanlarına sokulmuyorlardı. Sanki uçsuz bucaksız bir cangıl’da adeta tek başlarına kalmışlardı. Ama gene de en zorlarına giden parasızlık değil, şöyle ağızlarını dayayıp su içecekleri şırıl şırıl akan bir çeşme bulamamalarıydı!
       Kalan paralarının birkaç lirasıyla kahvehanenin önünde duran simitçiden iki simit alıp içeri girdiler. Günün bu saatinde masaların çoğu doluydu. Kenarda köşede kalmış boş bir masaya iliştiler. Az sonra çaylar da gelince kahvaltı etmeye koyuldular.
      -Galiba şehirliler de bizim gibi işsiz, baksana iğne atsan yere düşmeyecek! Sokaklar kahveler her taraf tıkış tıkış!
      -Ben de şimdi onu diyecektim.
      -Biz buradan biran evvel gidelim. Kelin ilacı olsa kendi başına sürer, bunlardan bize ekmek çıkmaz!
      -İyi de nereye?
      -Nereye olursa!
Biraz duraladı sonra kesin kararını vermiş gibi,
      -Buralarda yayla yok, ama orman olabilir!
Yaşça küçük olan biraz şaşırdı.
      -Ne yapıcaz ormanda?
      -Yer içer yatarız, sular da bu mevsim gürül gürüldür be!
Açlık kesin bizimkinin kafasına vurdu diye düşünüp işi alaya vurdu.
      -Anladım, önce yaprakları yiyip üstüne şerbet niyetine soğuk sular içeceğiz! Keşke eskiden yaylalara çıkarken yanımıza eşek yüküyle erzak almasaydık. Koyunlarla beraber bi güzel otlanırdık! Bana bak sabah sabah sen benimle kafa mı buluyorsun?
      -Saçmalama lan! Soygun yapıcaz oğlum, soygun!
Bu defa cidden kafası karıştı. Yüzüne şaşkın şaşkın bakıp,
      -Ne diyorsun sen be?
      -Soygun diyorum soygun! Ormanda adam soyacağız!
      -Ee, yapmadığımız bi bu kalmıştı.
      -Haftalardan beri boğazımızdan dişe dokunur bir şey geçmedi.
      -İyi de sonu ne olacak!
      -Başlatma şimdi sonuna? Zaten böyle devam edersek açlıktan, hastalıktan bir köşede zıbarıp kalacağız! Millet bizi görünce korkudan karşı kaldırıma geçiyor yahu! Şu halimize bak! Leş gibi kokuyoruz, insan içine çıkacak halimiz malimiz kalmadı gayri!
      -Anlamadın! Ormanda soyulacak paralı herifi nasıl bulacağız?
      -Ohoo düşündüğün şeye bak! Eskiden ormanda fakirler otururdu, şimdi zenginler!
Arkadaşının neler de bildiğine şaşırdı,
      -Sen bunları nerden öğrendin? Sürüyü gezdirirken yanında taşıdığın o minicik radyodan mı?
Büyük olan ya sabır der gibi başını iki yana salladı,
      -Hadi haadi oyalanmayalım, ikindiye ancak varırız!
       Ormana ulaşmaları uzun sürmedi. Bulundukları yer zaten şehrin varoşları sayılırdı. Bir süre yürüdükten sonra ana yoldan ayrılıp beton bariyerin ve dikenli tellerin üzerinden aşarak ormanın içlerine sızdılar. Patikayı buluncaya kadar epeyce yürüdüler. Aç ve bakımsız olmalarına rağmen çobanlık günlerinde edindikleri idman onlara bir hayli yardımcı oldu. Sonunda aradıkları gibi bir çeşme başı buldular. Eski günlerde gezindikleri yaylaları hatırlatacak kadar gürül gürül akıyordu. Çeşmenin hemen ardında kalın gövdeli meşe ağaçları dizilmişti. Geldikleri yol yanından uzayıp gidiyordu. Çevrede ne bir insan ne de yerleşim yeri görünüyordu!
       Akşama fazla zaman kalmamıştı. Ellerini yüzlerini yıkayıp kana kana su içtiler sonra yakındaki bir ağaç dibine oturdular. Yola çıkarken ceplerindeki son paralarıyla üç dört tane ekmek biraz domates ve ancak tatmaya yetecek kadar beyaz peynir alabilmişlerdi. Hepsini torbalarından çıkarıp bir güzel yediler. Onlara ziyafet gibi geldi. Keşke çay da olsaydı dediler. Temiz hava her zamanki gibi uykularını getirdi. Ama gene de gök kubbeyi dolduran milyonlarca yıldızı bir süre sessizce seyretmeden uyuyamadılar.
       Ertesi sabah güneş doğarken kuş sesleriyle uyandılar. Orkestranın nağmelerine, çeşmeden akan suyun şırıltısı eşlik ediyordu. İkisi de aylardan beri unuttukları duyguları yüreklerinde
yeniden keşfettiler. Tıpkı akşamki gibi uzandıkları yerde öylece sessiz kalakaldılar. Bütün bunlar yaşanırken sabahın ayazında üzerlerine hafifçe yağan kırağıyı hissetmediler bile! Sanki eski güzel günler geri dönmüş gibiydi.
       Aniden gelen motor sesiyle daldıkları hülyalardan sıçrayarak uyandılar.
      -Ne var ne oluyor?
     -Baksana patikanın ötesinden bize doğru bir araç yaklaşıyor.
Gerçekten de bir kaç yüz metre ilerden siyah renkli gıcır gıcır bir Mercedes cip, yolun bozukluğuna aldırmadan kâh yan yatarak kâh hoplaya sıçraya onların bulunduğu yere doğru hızla yaklaşıyordu.
      -Çabuk, çabuk şu çalıların ardına gizlenelim.
Çeşmenin bitişiğindeki yüksek çalıların arasına hızla girdiler. Mümkün olduğu kadar gözden uzaklaşmaya çalışırken bir yandan da cipi kolluyorlardı.
      -İster misin gelip dibimizde dursun?
      -Ya kalabalıklarsa?
      -Kes sesini! Bak araba duruyor.
Cip, yolun kenarında ancak bir arabanın sığabileceği sert ve düz zeminli yere girip park etti. Ön kapısı açıldı, şoför koltuğundan bir adam yavaşça dışarı çıktı. Ama ne adam! Nerden bakılsa boyu iki metreye yakın, adeta dev gibi, insan irisi, üstünde yepyeni sportif giysilerle bozuk ve çamurlu yoldan dikkatlice karşıya geçip, bunların bulunduğu yere yöneldi.
      -Ulan bu bize doğru geliyor! Gördü mü ne?
      -Sanmam su içmeye geliyordur.
      -Yok, daha neler! Arabaya bi baksana bunda su olmaz olur mu?
      -Daha iyi ya gelsin hemen şuracıkta soyarız!
      -Ulan kör manyak! Herifi görmüyor musun? Valla o bizi soyar!
Birden üzerlerinde hiç paraları kalmadığını hatırlayıp,
      -Donlarımıza kadar neyimiz var neyimiz yok alır bu ayı!
      -Doğru valla! Bizim oralardaki ayılar bunun yanında kedi yavrusu gibi kalır. Ellerinin büyüklüğüne bir bak! Amele küreği gibi, bi vursa ikimizi birden devirir.
      -Çabuk! Herif buraya gelmeden sen şuna ben yanındakine, tırman tırmanabildiğin kadar,
       Köyde daha parmak kadar çocukken bağ bahçelerdeki ceviz ağaçlarının üstlerinden inmez, tırmanma işinde sincaplarla bile yarışırlardı. Şimdilerle biraz zorlansalar da korku belası, o daha çeşmenin yanına gelmeden bunlar bayağı yükseldiler. Adam ne çeşmeye ne de akan suya baktı! Doğruca ağaçların dibine gelip başını kaldırdı ve selam sabah demeden her şey sanki çok normalmiş gibi sakin bir sesle:
      -Arkadaşlar az önce buradan geçen beyaz bir cip gördünüz mü? Diye sordu.
İkisi birden aynı anda sanki sözbirliği etmiş gibi,
      -Hayır! Görmedik. Dediler.
Adam kendiyle konuşuyormuş gibi “Hay Allah telefonu kapalı, arabası da sitenin oto parkında yok! Sanırım gece yarısı çıkıp gittiler.” Sonra yeni farkına varmış gibi,
      -Sahi siz sabahın köründe ağaç tepelerinde öyle ne yapıyorsunuz?
Küçük olanın nutku tutulmuştu, oturduğu dalın üzerindeki yapraklar hiç rüzgâr esmediği halde tir tir titriyordu. Bu yüzden hiç cevap veremedi. Ama öbürü bir şeyler söyleme gereği hissetti.
      -Şey! Biz akşamdan geldik. Şifalı bitkiler topluyoruz, malum kırağı kalkmadan önce başlamak lazım. Geç bile kaldık, çok işimiz var çok! Müsaadenizle, dedi.
Sonra sanki her şey normal ve böyle olması gerekiyormuş gibi sağında solundaki filizleri aceleyle koparıp ceplerine doldurmaya başladı. Adam bunları deli sanmış olmalı ki “Allah akıl versin!” Makamında kollarını iki yana açıp başını salladı. Sonra arabasına binip uzaklaştı.
       Ne olur ne olmaz, diye bir süre daha ağaçta kaldılar. Sonunda büyük olan arkadaşına başıyla işmar etti. Sessizce aşağı inip arabanın gittiği yönün aksi istikametine doğru hızlıca uzaklaştılar.
Devamını oku...
Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Instagram

Kayıt olmak için E-Posta adresinizi giriniz:

Son Yorumlar

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

Fotoğrafım
Apple of her mum and dad's eye, Yonca came to the world after having 41 weeks and 1 day womb journey and made her beloved ones happy. She was very active inside, so she continues this habit by clapping her hands so many times. Anne ve babasının göz bebeği, şans meleği 41 hafta ve 1 günlük anne rahmi serüveninden sonra dünyaya gelerek sevenlerini sevindirmiştir. İçerideyken kıpır kıpır olan Yonca, dışarıda da bu kıpırtıları bol bol el çırparak göstermektedir.

    Erkut Demirel'in Hikaye Kitaplarından En Çok Hangisini Beğendiniz?