Yorum 0

Soma’daki “Toplumsal Dönüşüm Projesi” Onlarla Hayat Buldu!


Soma İçin Bir Olduk:  Anka Küllerinden Yeniden Doğan bir Kuştur...

Allianz Türkiye, sivil toplum örgütleriyle el ele vererek, bölgede etkilenen vatandaşlara ulaşabilmek, onların yaralarını sarmak ve yeni başlangıçlarını desteklemek için Soma’daydı. Soma’da 2014’te gerçekleşen ve ulusumuzu derinden sarsan maden faciasının ardından, Afetlerde Psikososyal Hizmetler Birliği (APHB) ve Bilim Kahramanları Derneği (BKD) ile işbirliği yapılarak “Allianz SomaDA”yı (Soma Dayanışma Ağı) geliştirdi.


Soma’daki faciada 301 işçimizi kaybettik, olaydan yaklaşık 5 bin çocuk etkilendi. “Benim adım Esma, benim adım Sıla, benim adım Dilara, benim adım Abdurrahman… Biz bir robot yaptık. Grubumuzun adı Anka oldu. Anka küllerinden yeniden doğan bir kuştur.” Bilim Kahramanları Derneği’nin projesiyle çocuklar, bilim ve teknolojiyle meşgul oldular, acılarından biraz uzaklaşıp normal hayata döndüler.

Allianz SomaDA”yı kapsamında, BKD ile yapılan işbirliği sayesinde, Soma çevresinde, olaydan etkilenen 6 ilçedeki 16 okulun, Bilim Kahramanları Buluşuyor turnuvasına katılımı sağladı. 34 gönüllü öğretmen, 150’ye yakın öğrencinin oluşturduğu 17 farklı Allianz SomaDA takımını 4 ay boyunca turnuvaya hazırladı. Bu yolla, öğrencilerin normal hayata dönüşü desteklenirken, psikososyal ve kişisel gelişimlerine de katkı sağlanması amaçlandı.

Allianz SomaDA”nın bir ayağı da faciadan etkilenen ailelerin çoğunlukta olduğu Dursunbey’deydi. APHB ile yapılan işbirliği sayesinde, Dursunbey’de bir psikososyal destek merkezi açıldı. Çocuklara, yetişkinlere ve gruplara yönelik üç görüşme odası bulunan Dursunbey Psikososyal Destek Merkezi’nin hizmetleri, merkeze uzak bölgelere de ulaştırıldı.


Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını oku...
posted under , | 0 Comments
Yorum 0

Çocuklar Migros’la unutamayacakları bir bayram yaşayacak!


Bu 23 Nisan, çocuklar için çok farklı geçecek. Bayramın coşkusu Migros’un fırsatlarıyla katlanacak. Migros, çocukların yaratıcılığını göstereceği #hayalimiçizdim yarışmasıyla ve benzersiz kampanyalarıyla bu sene de çocuklara iyi gelecek.

Hayalini çiz, tüm dünyaya iyi gelsin.

Rengarenk hayalleriyle her gün yepyeni dünyalar yaratan çocuklara bir sürprizimiz var. Hürriyet’in özel olarak hazırladığı 23 Nisan Hürriyet’i gazetesinin kapak sayfasını tamamen çocuklara ve onların hayallerine ayırıyoruz.

#hayalimiçizdim yarışmasıyla çocuklar hayallerindeki dünyayı çiziyor, benzersiz düşlerini paylaşıyor. Üstelik, resimlerini #hayalimiçizdim hashtag’iyle Twitter’da veya Instagram’da paylaştıklarında, oyuncak sepeti hediyemizi kazanma şansı yakalıyor.

#hayalimiçizdim sayfası aynı zamanda Migros TV’de de yayınlanacak. Çocuklar, bu sayfanın çıktısını alıp #hayalimiçizdim hashtag’iyle de yarışmaya katılabilecek.


Hem çocuklarınıza hem cebinize iyi gelecek fırsatlar!

Migros’ta fırsatlar bitmiyor.


Yazmayı çok seven, en sevdiği kalemi biten ya da rengarenk yeni bir defter almak isteyen çocuklara, tüm kırtasiye ürünlerinde %50 indirim iyi gelecek.

Tüm oyuncaklarda %50 indirim (katalog ürünleri hariç), çocukların hayal gücüne iyi gelecek.

Kaç yaşında olursak olalım, vazgeçemediğimiz sakız ve şekerlemelerde 3 al 2 öde, yalnızca çocuklara değil herkese iyi gelecek.

Bambaşka dünyalara yolculuk yapmamızı sağlayan tüm çocuk kitaplarında %50 indirim, çocukların ruhuna iyi gelecek. Yeni maceralara adım atacak, yeni yerler keşfedecek, yeni kahramanlarla tanışacaklar.

Çocukların sınırsız yeteneklerini açığa çıkaran tüm Lego setlerinde %20 indirim onların yaratıcılığına iyi gelecek.

Barbie, Scrabble, Max Steel, Polly Pocket, Cars, Ever After High, Fisher Price, Planes 2, Acayip Havalı Arkadaşlar, Disney Princess ve Hotwheels markalarında %20 indirim ise en sevdiği oyuncaklara kavuşan tüm çocuklara çok iyi gelecek.

Migros size iyi gelecek.


Bir boomads advertorial içeriğidir.
Devamını oku...
posted under , | 0 Comments
Yorum 0

Halkalıda

                 

       Bahçede dolaşırken çocuk yanıma geldi. “Bu hafta sonu babam ve amcalarımla balığa gideceğiz, gelir misiniz?” Ardından ilave etti “Sizi Halkalı tren istasyonundan alırız.”
      O Pazar hava güzeldi, ilkbaharın pırıl pırıl günlerinden biri. Bazılarına göre İstanbul’da bahar olmaz, aniden yaza girilir. Ama bunu söyleyenler ilkbahar geldiğinde kırlara çıkıp papatya ve gelincik tarlalarını gezmeyenler ya da İstanbul’un iki yakasındaki tepelerde erik, ayva, badem, hele hele erguvan ağaçlarını seyretmek için Boğaz’ı boydan boya geçen eski bir şehir hatları vapuruna hiç binmeyenlerdir.
      İşte o gün öyle bir gündü. Sirkeci’den trene binip son istasyonda indim. Çocuk beni buldu, babasıyla amcaları az ileride bekliyorlardı. Birkaç kilometre gittikten sonra bir dere kenarına geldik. Araba park edilince herkes eşyasını indirdi. Şöyle bir soluklanınca etrafıma baktım, ileride demir bir köprü vardı. Derenin karşı kıyısının ardındaki tepeciğin üzerinden geçen demiryolu bu köprüye ulaşıyordu. Çocukluğumdan beri trenlere, hele yük trenlerine meraklıyımdır. Köprüye bakarken öte taraftan gelmekte olan bir yük treninin önce gümbürtüsünü duydum, sonra köprüye girişini izledim. Saniyeler içinde aklıma annemle beraber yaptığımız uzun tren yolculukları geldi. Çocuğun da benim gibi köprüden geçmekte olan treni seyrettiğini fark ettim. Göz göze gelince sessizce gülüştük. Sanki birbirimizdeki çocukluğu keşfetmiştik.
      Sonra dereye doğru baktım. Hala yeşil akıyor ve oldukça temiz görünüyordu. Çocuklarla birkaç yetişkin her iki tarafında sıralanmış balık tutuyorlardı. Resul bey yanımıza gelip, “Kızılkanat,” dedi. “şanslıyız.” Evet” anlamında başımı salladım. Dere önümüzden geçtikten sonra sağda ince bir kola ayrılıyor, sazlık ve otlukların arasından devam ediyordu. Su oldukça sığ ve durgundu. Çocukla amcaları yanıma gelip, “biraz yem bulalım,” dediler. Merakla onları takip ettim. Küçük amca yemlerini bulmuş olacak ki, derenin yan kolundaki sazların arasından oltasını atmaya başlamıştı bile!
       Zaman zaman gölün uzağında bir yerden tüfek sesleri geliyordu. Baba,“Acımasız herifler, bunlar avcı filan değil, düpedüz katil. Yavrusu olan ördeklere tüfek atıyorlar.” Sonra öfkeyle gölün bizden uzak yamaçlarına doğru bakıp, sanki silah atan adamla konuşuyormuş gibi, “Sen çocukken anneni vursalar iyi miydi? Dedi. Bunlar hep duyduğumuz şeylerdi. Ancak bire bir ilk defa karşılaşmıştım. O günden sonra av tezkeremi yenilemedim, ava da gitmedim. Artık silahlarımı altı ayda bir sadece temizlemek için elime alıyorum.
      Birden çocuk elindeki sopayla otların arasında bir şeylere vurmaya başladı. Eğilip yerden alıyor ve torbaya koyuyordu. Yanına yaklaşıp,
      -Nedir o? Diye sordum.
      -Yem topluyorum.
Yeşilimtırak bir böcekti. Çocuk o kadar hızlı çalışıyordu ki!
      -Galiba çekirge!
 Başıyla onaylayıp eliyle de işaret ederek,
       -Çekirge, dedi.
Sonra devam etti.
      -Bunları suyun üstünden kapabilmek için sıçrayan balıkları bile gördüm.
Çocukla birlikte derenin köprüye bakan tarafına geçtim. Diğer balıkçılar bizden yaklaşık yüz metre ileride dizilmişlerdi ama yoğunluk karşı kıyıdaydı.  Livarımı derenin sıfır noktasındaki kumluğa bırakıp, ipini kumsala çaktığım çubuğa bağladım. Makinem bu işe uygun, ama Sporteks kamış hem kısa hem hantal, bilmem ki bu kadar hafif kurşunu atar mı? Çocuğun oltasından yan gözle kopya çekip kendime benzerini hazırladım. Küçük bir kıstırma, ince ama sağlam bir misina, ucuna da altı numara Fransız iğne. Çekirgeyi takarken genç adamdan bayağı yardım aldım. Babası uzaktan bizi izleyip, bıyık altından gülüyordu, ben de güldüm.
       Kendinden emin bir balıkçı edasıyla oltasını karşı kıyıya birkaç metre yakın bir yere attı.
      -Geçen hafta yine gelmiştik, tam burası!
Şimdilik izlemedeyim. Fakat o da ne? Oltası birden bire gerildi.
      -Vay be!
Atmasıyla çekmesi bir oldu. Bir’den beş’e, sıralanırsa balık dört numara izmarit büyüklüğünde, bayağı da iyi görünüyor! Şimdi atış sırası bende. Kamışı savuruyorum, ama yolun yarısına ancak düşürüyorum. Elimdeki kamış bu kadar hafif kurşunu atmaya uygun değil, ağır kurşun ve büyük balık için. Bir zamanlar Arnavutköy’de şafak sökerken bu kamışa yüz elli gram kurşun takıp kayıkhanedeki sandalların arasından lüfere kaşık atardım.
       Dibe takılma riskini göze alarak bir kıstırma daha taktım. Tam yerine değilse de az gerisine düştü. Balık anında yeme yapıştı. Süratle çekip livara atım. Çocuk ha bire çekiyor! Ben iki balık alana kadar o üç tane. Ama ben de boş çekmiyorum, Üstelik küçük balık yok. Evvel Allah livarım doluyor. Diğerlerininkini hiç sormayın! Ya karşı sahildeki balıkçılar? Ne de çok balık varmış. Bu arada bizimkiler çimenlere örtü yayıyor, piknik yemeğine misafir olarak katılıyorum.
       Uzun süreden beri bu kadar güzel bir çevrede bulunmamıştım. Civardaki ağaçlar çiçek açmış, uzaktan gelen böcek vızıltılarına kuşların senfonisi eşlik ediyor. İnsan çoğu zaman dikkatini başka şeylere yönelttiğinden veya kendi iç hesaplaşmalarıyla uğraştığından bu güzellikleri göremiyor. Yeşilliğin ortasındaki bir ağacın gövdesine sırtımı dayamış otururken mis gibi çayımı yudumlayıp bunları düşünüyorum. Resul Bey birden kendi livarındaki balıkları benim torbama boşalttı.
      -Ne yapıyorsun, bunlar çok fazla!
      -Olsun. Dolaba atar yavaş yavaş yersiniz.
      -Biz bunları pişirmeyi de bilmeyiz.
      -O kolay, ben tarif ederim.
Devam etti:
      -Çok keskin bir bıçak lazım, balığın içini ayıkladıktan sonra enlemesine ince ince ve sık sık iskeletine kadar çizmeniz gerekir, Tabii başından kuyruğuna kadar.
      -Peki, nasıl pişecek?
      -En güzeli una bulayıp çiçek yağında kızartmak!
Tarife de, balıklara da teşekkür ettim. Eşyaları arabaya dikkatle yerleştirdik. Bir kez daha çevreme göz attım. İçimden “çok güzel, keşke yine gelebilsem” diye düşündüm.
                                                            ***
       Sabahın erken saatinde Arnavut köy sahilinde yürüyüş yaparken eski bir arkadaşıma rastlamıştım ayaküstü sohbet ettik.
      -Akşam televizyonu izledin mi?
      -Evet, dere taşmış, koca koca tırlar sele kapılmış. Pek çok kayıp varmış.
      -O derenin eski halini bilir misin?
      -Yıllar önce bir tanıdıkla balığa gitmiştik. Koca Livar dolusu kızılkanat tutmuştuk, hiç unutmam bir yaz boyu yedik!
      -İşte o dere, ama söylediklerin bir zamanlardı. Şimdilerde ne dere kaldı, ne de balıklar. Yerinde yeller bile esmiyor. Artık tır parkları, sanayi siteleri, gecekondular var.
Gülerek:
      -Kim bilir belki gökdelenler bile vardır!
      -Yani yok yok!
Gene güldü fakat bu defa acı acı!       
      -Hayır! Şimdilerde orada olmayan yeşil renkli bir dere, içindeki balıklar ve kurbağalar, kıyıda tek tük ağaçlar, sazlıklar, göçmen kuşlar, hatta kuluçkaya yatmış yaban ördekleri, kır çiçekleri ve çekirgeler…                                                
Devamını oku...
Yorum 0

Hayatla Ölüm Arasında




            Baktığınızda dudakları hariç, sanki yüzünde hiç et yokmuş da ince derisi kemiklerini örtmüş sanırdınız. Boyu uzun, bedeni sırım gibiydi. Zenciler gibi simsiyah kıvırcık saçları vardı. Böyle bir görüntünün insanların gözünde nasıl bu kadar sevimli olabileceğine hiç akıl erdirememişimdir. Acaba sivri burnu mu bunu böyle şirin gösteriyor diye, kendi kendime sorduğum zamanlar olmuştur. Şansal her karşılaştığımızda böyle içten ve dostça gülerdi!

       Bilardo masasının kenarındaki seyirci sandalyelerinden birine oturup oyuncuları izlemeye koyuldum. Elinde istekasıyla doğruldu ve atışını yaptı. Bir numaralı masada kendinden yaşlı, usta oyuncularla oynardı. İşin garibi, ne zaman gelsem buralarda, ama pek para ödediğini de sanmam, karşısına kim çıksa yeniyor. Oyun bitince adamı kasaya gönderip sanki gözleriyle yeni müşteri arıyor! Kombine oyununda düzde olduğu kadar usta, zaten oynadığı adamlar varlıklı kalburüstü kişiler. Yenseler bile buna para ödetmiyorlar. Bu beyler kendi aralarında yüksek sayılarla oyunlar düzenler, bazen de kombine maçlar yaparlardı.

       En iyi masa kasanın tam önündeydi. Müdür güleç yüzlü, ama az konuşan bir adamdı. Öyle bilir bilmez herkese bu masayı kiralamaz, ısrar eden olursa kimseyi kırmadan “rezervasyon var” deyip işi bitirirdi. Şansal bu masanın müdavimiydi. Onu hep burada ya oynarken, ya da oturmuş sırasını beklerken görürdüm. Takım oyunlarında ustalar antreman yapmak için onu yanlarına eş olarak alırlardı. Böyle maçlarda mağlubiyet gelse bile elini pek cebine atmazdı. Hele teke tek bir ustayla oynarken hatasını yakalarsa hiç gözünün yaşına bakmaz, alaşağı ediverirdi!

       O sıralar babamdaki fötr şapkaya pek imrenirdim. Gittim bir tane aldım. Sonra her zaman ki gibi dönüşte bilardo salonuna uğradım. Şansal gene pür dikkat atışını yapmaya çalışıyordu, gözlerini bir an için oyundan ayırınca beni gördü. Yüzünde aynı gülüş, “Vaay! Şapkalı canavar!” dedi. Ben de güldüm, gidip yakındaki boş sandalyeye oturup, oyununu izlemeye koyuldum.

       Bir gün bilardo salonu aniden kapanıp yerinde lüks bir kafeterya açıldı. Şansal ortalarda yok! Mehmet’e sordum, alaycı alaycı omuz silkti.

      -Sansar Şansal mı? Hiç görmedim.

 Allah Allah, o da buna lakap takmış. Herhalde çok zeki olduğu için!

      -Yahu Mehmet, evlenip çoluk çocuğa karıştın hala gırgıra devam!  

Güldü. Şansal’a birkaç defa Beşiktaş çarşısında rastladım. Her seferinde:

      -Ooo, şapkalı canavar!

 Adamla ne yapıyorsun, ne ediyorsun? Diye konuşmak mümkün değil! Bir selam, hepsi o kadar.

       O gün alışverişimi yapmış, elimde torbalar evime dönüyordum, baktım Şansal bisiklete binmiş, bana doğru geliyor. Az ötemde trafik durunca o da durup ayağını yere bastı. Didonun önünde içi erzak dolu bir sepet vardı. Gittiği istikamete bakılırsa alacaklarını henüz tamamlayamamıştı. Yanına varınca durdum. Saçları hafif seyrelmiş ama eskisi gibi siyah, Yüzünde fazla kırışıklık yok göbek filan arama, hala fidan gibi, adam zamana meydan okumuş. “Maşallah!” dedim. Selamlaştık. Gene aynı sevimli, içten gülüş, trafik birden açıldı,

 o yoluna ben yoluma devam edip gittik. Bu defa “Şapkalı canavar” demedi. Bunu saymazsak değişen fazla bir şey yoktu.

       Bisikleti aldığından beri pek selamlaşamıyorduk. O sokak, bu cadde demeden başına buyruk geziyor. Semtte motorlu araç yoğun, zorlanıyor olmalı fakat mutlu görünüyor. Zaman zaman bisikletini balıkçının, manavın, bazen bir marketin önünde kaldırıma veya duvara dayanmış görüyorum. Her seferinde içimden yaramaz bir çocuk gibi gülerek, “Sansar Şansal kesin alışverişte, evin ihtiyaçlarını alıyordur.” deyip, usulcacık yoluma devam ediyordum.

       Derken bir gün pazara giderken yanımdan hızla bir motor geçti. Dönüp baktım. Yahu bu bizim Şansal! Bisikleti bırakıp motor almış. Motor dediysem öyle aman aman bir şey değil, Çin malı küçük bir scooter. Yaşı da bayağı ilerledi, Üstünde ne özel elbise, ne dizlik! Kask mask da hak getire! Adam altındaki, sanki bisikletten daha güvenliymiş gibi çarşı pazar geziyor. Bir keresinde onu, evinin kapısında motorunu kaldırıma çekerken yakaladım.

      -Selam Şansal!

Gene o cin gibi gülen gözleriyle selamımı aldı.

      -Valla seni motorun üstünde böyle korumasız gördüğümde endişeleniyorum. Ben bir keresinde bundan düştüm, başımdaki kask kırıldı ama gene de bir şey olmadıydı!

      -Haklısın! Motora biraz masraf ettim, az bi toparlanayım, alacağım.

Cevap vermedim. Konuyu değiştirmeme fırsat vermedi.

      -Kusura bakma içeri girmeliyim, Pazara çıkmadan önce yemeği ateşte bırakmıştım.

“Kolay gelsin” deyip oradan ayrılırken o da merdivenlere yönelip gözden kayboldu.

       Aradan haftalar, hatta aylar geçti, çarşıda, ne pazarda göremez oldum. “İnşallah korktuğum başına gelmemiştir!” Evi yolumun üzerinde, geçerken kapıya bakıyorum, motor yerinde mi diye. Yok! Ama belki satmıştır. Bir gün eczacının kalfasını yandaki dükkânın tezgâhtarı ile konuşurken yakaladım. Sözünü bitirmesini beklemeden, lafa girdim.

      -Ya Zeki, şu yanda ki binada benim eski bi ahbabım oturuyordu, İsmi Şansal, hani küçük motoruyla çarşı pazar gezer. Uzun süredir göremedim. Düşüp etmesin!

alaycı alaycı yanıtladı:

      -Abi onun gelmesi yaklaştı!

Sanki fark edermiş gibi sordum:     

      -Kaza mı?

Başını olumsuz anlamda sallayıp, böylesi ölüm daha sıradanmış gibi,

      -Kalp! Dedi.

Sonra dönüp arkasına bile bakmadın karşıdaki berber dükkânına girdi.

 

                                                        
Devamını oku...
Yorum 0

Aykırı İşler



       Ortadaki masa muşamba örtüyle kaplıydı. Boş kristal vazoyu saymazsak üzerinde ancak beş on zeytin alabilen küçük bir kâse, sağa sola rastgele bırakılmış üç beş ekmek dilimi ve iki çay bardağından başka şey yoktu. Çift kişilik ahşap karyola ve üzerindeki yün yatak, iki koltuk, birkaç sandalye, küçük ama şirin gardırop, şu anda yanmayan borulu gaz sobası, temiz perdeler ve ahşap zemine boylu boyunca serilmiş Isparta halısı görüntüyü tamamlıyordu.

       Üç katlı ahşap evin girişindeki bu küçük oda, selamlık gibi bir yerdi. Kapısının bitişiğinde tuvaleti, binanın bahçeye bakan tarafında taşlığı, çamaşır için su ısıtmaya veya yemek yapmaya uygun büyücek bir ocağı vardı.

       Kapı açıldı, genç kadın bir elinde çaydanlık, öbür elinde demlikle içeri girdi. Kapıyı ayağıyla kapatıp masaya yöneldi ve çayı bardaklara dökmeye başladı.

      -Taşlıkta dondum valla, gene burası bir derece!

Giyinmeye devam eden genç adam cevap vermedi. Orta boylu, atletik yapılıydı. Arkadaşları ona boksör Kemal derlerdi. Hiç spor yapmamıştı, bu yüzden takılan lakaba anlam veremiyordu, ama hoşuna gittiği için hiç itiraz etmemişti. Kim bilir, belki de yaptığı ağır ve yorucu iş onu böyle güçlü kuvvetli yapmıştı.

      -Şu cama bak, kardan buzdan dışarısı görünmüyo!

      -Ben çıkıyorum. Karaköy’e gideceğim, yakıt dağıtım işinde çalışan bir firma tanker şoförü arıyormuş, gidip bi bakacağım.

      -Gaz bitti! Evde yiyecek bir şey kalmadı. Vallahi bunları da annemden getirdim.

Adam gene cevap vermedi. Kadın devam etti.

      -Ha! Ev sahibi Şükran teyze şikâyet ediyor. Kocasından dul maaşı olmasaymış aç kalırmış! Biliyorsun dört aydır kirayı veremiyoruz.

Sessizce gözlerinin içine baktı ama kadın bakışlarını kaçırdı, dönüp masayı toplamaya başladı. Oyalanmadan odadan çıkıp pabuçlarını giydi. Sokağa çıkınca atkısını düzeltmeyi, paltosunun yakasını kaldırmayı ihmal etmedi. Kar gerçekten de kuvvetli atıştırıyordu, doğruca Akaretler’deki tramvay durağına yöneldi.

***

       Ne caddede ne durakta kimseler yoktu. Allahtan çok beklemedi, 22 numaralı Bebek- Eminönü tramvayı Ortaköy istikametinden göründü. Çarşı girişine geldiğinde çan çaldı, o da eliyle işaret etti. Araç yavaşladı ve tam önünde durdu. Arka tarafa yöneldi, el tutamağını

yakalayıp açılır kapanır demir kapının aralığından kendini sahanlığa aldı. Dondurucu soğuğa rağmen burada yolculuk yapan iki çift vardı. Genç kadın ve erkek dünyayı umursamıyorlardı. Isınmak ister gibi birbirlerine sıkıca sarılmışlardı, neredeyse dudak dudağıydılar. Diğer kapının yakınındaki çift ise başka bir âlemdi. Kürk mantolu bu iki genç bayan da tıpkı ötekiler gibi sarmaş dolaş ve yanak yanağıydı, hatta yüzü kendine dönük olanın gözleri yarı aralıktı. Her iki çift de yeni geleni görmüş olmalarına rağmen hiç istiflerini bozmadılar. “ Vay be ne hale geldik! Eviniz barkınız yok mu sizin? ” “Biraz daha eğleşirsem beni de aralarına alır bunlar!” Diye aklından geçirip üstünde Fransızca yazılar olan mavi camlı kapıdan içeri girdi.  

       Vagonun öne ve arkaya dönebilen tek sıralı koltukları doluydu. Ayaktaki yolcular iki sıra yan yana dizilmiş dalgın gözlerle dışarıyı seyrediyorlardı. Mümkün olduğu kadar insanları rahatsız etmemeye çalışarak öne doğru ilerlemeye başladı. Yanaşabileceği boş bir yer bulamadı, birden az ilerisindeki kalın pilot montlu adamın cüzdanının neredeyse düşmek üzere olduğunu fark etti. Bir hayli şişkin oluşu da ayrıca dikkatini çekti. Hemen yanındaki kısa boylu, zayıf, çiroz gibi bir herif kendisi gibi durumun farkındaydı.“Acaba uyarsam mı? ” diye düşündü, ama sonra vazgeçti, çaktırmadan izlemeye başladı.

       Fazla beklemedi. Kısa boylu adam ince vücudunu hafifçe geriye atıp sol elini cüzdana uzattı ve kaşla göz arasında çekip aldı. Sonra işkillenip gören oldu mu diye belli belirsiz etrafa şöyle bir bakınca göz göze geldiler. Artık ikisi de birbirlerinin farkındaydılar. “ Bu iyi olmadı. Beni fark etti, ama olsun, ulan hırsız bücür! O paraları sana yedirmem.”

       Tramvay Tophane’ye yaklaşınca yankesici kapıya doğru ilerlemeye başladı. Boksör Kemal’in gözü cüzdana kilitlenmiş gibiydi, ardından seğirtti. Bu sırada araç durdu. Adam kapıyı bir çırpıda açıp kendini ön sahanlığa, oradan da eşiğe bile basmadan doğruca kaldırıma attı. Sonra da ardına bile bakmadan yokuş yukarı koşmaya başladı. Bunu o kadar çabuk yaptı ki Vatman hayretinden kasketini çıkarıp ensesini kaşıdı. Tam valfı açıp hareket edecekken bu defa diğeri yanından ok gibi geçip tramvayın gittiği yöne doğru eşikten atladı ve sonra da var gücüyle herifin peşinden koşmaya başladı. Üzerindeki devlet malı kalın giysilere rağmen soğuktan eli ayağı donma noktasına gelmiş çilekeş görevli bu defa sunturlu bir küfür savurdu.

      -Hastir oradan! Şeyin çocuğu! 

***

       Birkaç sokak ilerde yankesiciye iyice yaklaştı. Neredeyse ensesinden tuttu tutacak! Herif bunu sezmiş olmalı ki aniden zınk diye durdu. Dönüp gözlerini yüzüne dikti.

      -Yakaladım seni hırsız bücür!

Bir adım sokulup elindekini Kemal’e uzattı, bunu yaparken içi tıka basa para dolu cüzdanı iki eliyle iyice açmayı da ihmal etmedi. O güne kadar hiç görmediği mor beş yüzlüklere sanki büyülenmiş gibi bakıyordu.

      -Ağabey işte hepsi burada, istediğin kadar al!

Daha yakından bakıp miktarı anlamak istermiş gibi hafifçe eğildi. İşte o an olanlar oldu. Herif adeta sıçrayıp şiddetli bir kafa attı. 

      -Ah!

Boksör Kemal sendeleyip yere yıkıldı. Ağzı burnu kan içinde kalmıştı. Görebildiği son şey adamın yüzündeki alaysı ifadeydi. Yankesici cüzdanı dikkatlice cebine yerleştirdi, sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi sakin adımlarla köşeyi dönüp gözden kayboldu. 
Devamını oku...
Yorum 0

Tiryaki


 
            Camda oluşan buğuyu eliyle silmeye çalıştı. Dışarıda fırtına ve tipi alabildiğine devam ediyordu. Sokak lambasının solgun ışığında zar zor görülebilen kuşbaşı büyüklüğündeki kar taneleri sağa sola savrulup duruyorlardı. Gürül gürül yanan odun sobasının sıcaklığıyla oda iyice ısınmıştı ama dışarısı belli ki çok soğuktu. Kendi kendine “Vay be bu yaşıma geldim, böyle bir hava ne duydum ne gördüm!” dedi. Oysa daha otuz beşine bile gelmemişti.

       Ahırdaki hayvanların bakımı hariç, iş güç durmuştu. On gündür pineklediği köy kahvesinin pencere kenarında, sabahtan akşama değin şu göz gözü görmez tipiyi, yahut mola verdiği nadir anlarda damlarda birikmiş yığın yığın karları, saçaklardan sarkan buzları ve kurşuni bir renge bürünmüş gökyüzünü seyretmekten başka yapacağı bir iş kalmamıştı. Allah’tan kar başlamadan önce kapıyı bacayı iyice elden geçirmişti. Yoksa sıcak bir uyku bile ona haram olacaktı. Hoş, geceleri mahallede kol gezen aç kurtların uluma ve hırıltılarından bunun tavşan uykusundan pek de farkı kalmamıştı. Konu komşu bunların, çelimsiz köpeklerini geceleri bir köşede sıkıştırıp parçalamasından korkmuş, evlerine almışlardı. “Kapı dibindeki bu hırıltılı it dalaşı hiç hayra alamet değil. Yarın akşam ben de köpeği içeri alayım. Sabah ola hayrola!” Demişti.

       Koyunlarına bakmak için dışarı çıktı. Ahırın önünde karların neredeyse örttüğü kan tüy ve deri parçaları gördü. Telaşla köpeğini yanına çağırdı. Ne gelen var ne giden! Canı iyice sıkıldı. Yağan kardan dolayı görüş mesafesi de hayli kısıtlıydı. Birden yüreğini korku kapladı. Tekrar evine döndü. Duvarda asılı avcı babasından kalma çiftesini indirdi. Komodinin çekmecesinden fişek kutusunu çıkarıp altı tane mermi aldı. İkisini çiftenin haznesine koyup silahı kapadı. Elini her zaman sigara paketini koyduğu cebine attı. Yerinde bulamadı. Sonra odanın dört bir yanına şöyle bir göz gezdirdi. Belli ki sigara paketini arıyordu. “Bitirmişim haberim yok! Çok mu içiyorum ne?”

       Tekrar dışarı çıktı ağılın evin ve ahırın çevresinde dolandı. Hatta açıyı genişletip çevrede sağa sola bakıp iyice arandı. Ama ne köpeğine ne de başka bir ize rastlamadı. “Kar geceki izleri zaten çoktan kapamıştır.” Diye düşündü. Sabah saat çok erken hava da soğuk olduğundan dışarıda kimseler yoktu. Kahveci bile açmamıştı. “daha dükkânı açıp çayı demleyecek, sabahın köründe selam verip ardından sigara istenmez ki! Acaba karşı köye mi gitsem?”

       Yaklaşık iki kilometre ilerde komşu bir köy vardı. Bayağı büyüktü, bakkalı kasabı vardı. Meyve sebze bile satılıyordu. Tabii sigara da! Ama bu havada gidiş dönüş en az iki saatlik yol demekti. “Şimdi yol da kapanmıştır, hem kurtlar bu mevsim tek gezmezler. Bir sürüye rastlarsam işimi bitirirler alimallah!”

       Tekrar evine döndü. Canı müthiş sigara çekiyordu. “Ulan sanki krizim tuttu!  Şimdi gidip arkadaşlara karşı köye sigara almaya gideceğim benimle gelen var mı? Diye sorsan hem ti’ye alırlar hem adımı deliye çıkarırlar. Na’pıcaz yahu!” Aslında şehre giden yol açıktı. Kar araçları gece gündüz çalışıyorlardı. Ancak şehir kırk kilometre uzaktaydı. “Şimdi kalk birkaç paket sigara için en az seksen kilometre yol yap! Olacak şey mi? Hem bu havada hangi minibüs kaç müşteriye çalışır!”

       Birden kararını vermiş gibi yerinden doğruldu. Bu defa kutudaki fişeklerin tamamını ceplerine doldurdu. Geçen kış İstanbul’dan alıp giymeye bir türlü kıyamadığı botlarını ayağına geçirdi. Başına yün beresini giyip ellerine yün eldivenlerini geçirdi. Tüfeğini omzuna çapraz takıp dedesinin değneğini de eline aldıktan sonra yola çıktı. İnsanların onu görmelerinden endişe ediyordu, bu yüzden adımlarını sıklaştırdı. Ama korktuğu olmadı, köyün kahvesi hala kapalıydı.

       Kar dinmişti ama hava şimdi daha da soğumuştu, gökyüzü adeta kurşun rengiydi. Bata çıka da olsa gençliğin verdiği güçle oldukça hızlı ilerliyordu. Sık kullandığından bu yolu çok iyi tanıyordu. Gözlerini kapasa, ağaçları iniş ve çıkışları hatta dönemeçleri hatırlayabilirdi.  Bu yüzden en dikkat ettiği şey yoldan ayrılmamaktı. Fakat gene de ne olur ne olmaz, dedesinden kalma pusulayı yanına almayı ihmal etmedi. Uzun süren ilk yarım saatin sonunda çeşme başına vardı. Çevresi gibi o da donmuştu. Su borusunun ağzından neredeyse yarım metreye yakın buz sarkıyordu. Biraz soluklanmak için durdu. Bulunduğu bu mevki yaklaşık yolun yarısıydı. “Bari gitmişken Mustafa’ya durumu anlatıp, şöyle iri kıyım bir köpek isteyim. Zaten benimki dün akşam gitti gider! Hep benim hatam, yazık oldu.”

      Tam bu sırada çeşmenin ardındaki setin üstünden kar parçalarının uçuşup döküldüğünü gördü. Rüzgâr filan yoktu. Dikkat kesildi. Etrafı incelemeğe başladı. Bir yandan da omzundaki tüfeği sessizce çıkardı.  Hala hafiften sallanan kısa dalların arasından bir çift gözün onu izlediğini fark etti, “ Kendini gösterdi”  Tüfeği şimşek gibi doğrultup tetiğe bastı. Nişan filan da almadı, zaten bu mesafeden hata yapması imkânsızdı. Sadece kısa acı bir çığlık. Sanki dün gece onu uykusundan uyandıran sesin duymuş gibi oldu. “Kesin vurdum!” Silahını yeniden süratle doldurdu.  Bu defa bir diğeri çeşmenin yanından dolanmış tam yalağın kenarında vahşi bir şekilde dişlerini gösterip ona hırlıyordu. “Az önceki olabilir mi? Hayır bu da başka!” Bu defa hiç bekletmeden iki el ateş etti. Canavar adeta sıçradı sonra düştüğü yerde kala kaldı.

       Silahını yeniden doldurdu. Sonra uzanıp değneğini az önce bıraktığı yerden aldı. Ucuyla hayvana şöyle bir dokundu. “ Ölmüş” Dedi. Sonra setin çevresinden dolanıp dikkatlice üstüne çıktı. Etrafa bakındı. Diğer kurt çalıların arasında hareketsiz öylece yatıyordu. Yanına sokulmadı. “Bakarsın teyze, hala, dayı, hısım akrabaları bunların yardımlarına gelir! Ben daha fazla oyalanmadan yola çıkayım.”

       Öyle de yaptı. Karlı yolda az önce olduğu gibi gene bata çıka ilerlemeğe almaya devam etti. Köy zaten uzakta değildi. Hafif meyilde olduğundan şu an minaresinden başkası görülmüyordu, ama o “Az sonra damlar da görünür.” dedi.

****

       Dükkâna girdiğinde bakkal arkası dönük raflara bir şeyler yerleştiriyordu. Açılan kapıdan gelen soğuğu hissedince geri döndü.

      -Bak sen, hem de bu havada! Hoş geldin!

      -Hoş bulduk Remzi Amca, ben birkaç paket sigara alacaktım.

Yaşlı bakkal duraladı,

      -Ne yani? Bu kar kıyamette, taa oradan buraya bunun için mi geldin?

      -Olur mu? Hiç bu soğukta sigara için buralara kadar gelir miyim?

Adam meraklı! Ee o zaman niye buralardasın gibilerden yüzüne baktı.

      -Kurtlar köpekleri parçalıyor. Komşular evlerine almaya başladılar. Bu arada benimki de gitti. Mustafa ya geldim. Ödünç bir tane isteyeceğim.

      -Çobanlık köpeksiz olmaz. İyi o zaman, ama çok takılma bak hava kar topluyor.

Sanki yeter artık der gibilerden ümitsizce,

      -Gene yağacak! Dedi.

      -Öyle görünüyor. Remzi amca ben sigaralarımı alıp çıkayım.

      -Hay Allah söylemeye unuttum. Kaç gündür biz de şehre gidip mal alamadık. Sigara çoktan bitti! Bu havaya, çay sigara dayanır mı?

Çaresiz kapıyı çekip dışarı çıktı.” Ulan bendeki şansa bak! Bu soğukta kalk diz boyu karı sök, Yetmedi çeşme başında kurtlarla dans et! Ardından bu moruğun kahrını çek, sonra da geldiğin gibi eli boş dön!”

      Mustafa’yı kahvede bulamadı. Bir de evine bakayım dedi. Ama sonunda yolda yakaladı. “Herhalde evden yeni çıkmış” diye düşündü.

      -Vaay tertip! Sen bizim buralara gelir miydin, Hem de bu havada!

Karşılıklı gülüştüler. Çocukluk ve sıra arkadaşıydılar. Birbirlerin her gördüklerinde eski güzel günleri hatırlar, mutlu olurlardı. Yüzlerinden belli ki gene öyle oldu.

      -Hadi gel çay içelim sonra da bize gider Allah ne verdiyse yeriz.

      -Bu gün olmaz Mustafa, havaya baksana gene patlayacak! Az önce çeşme başında iki tane kurt leşim var.

      -Az önce birkaç el silah sesi duydum,  Vay be güpe gündüz, çeşme başlarında

beklediklerine göre, çok açlar demek ki!

      -Yalnız o kadar olsa gene iyi!

Olanı biteni ayaküstü işte böyle böyle deyip anlattı. Mustafa lafın sonunda

      -Kolay be tertip, gel benimle!

       Mustafa’nın sanayi işletmesine benzeyen modern ve oldukça büyük ahırı köyün dışındaydı. Bu yüzden biraz yürümeleri gerekti. Ahırın önünde geldiklerinde sekiz on tane iri kangal köpeği ortalık yerde başıboş dolaşıyor bazılarını ise hava umurlarında değilmiş gibi yayılmış oturuyorlardı.

      -Bak! Şu az ilerde oturan karabaşı gördün mü?

      -Evet

      -Sanırsın kuzu! Üstüne çocuğu çıkar alır gezdirir. İnsanlara filan da hiç ilişmez. Çok da asilzadedir haa! Yemeğini çanağından başka yerde yemez. Hani tabağına değil de yere koy ağzına sürmez. Bunu götür pişman olmazsın.

     -Dalga mı geçiyon Mıstık! Bana kuzu muzu lazım değil. Canavar lazım canavar! Köpeğimi yediler diyom sana.

      -Dur bi yol! Sakin sakin bi dinle hele!

      -Eee

      -E si sen bu iti bir de yaylada, merada gör! Sürü yayılınca dağ bayır koşar! Bu hayvan etrafta böyle deliler gibi dolanırken kurt murt sokulamaz.

Arkadaşının suratında ki şaşkınlığı görünce,

      -Valla ben şahidim. Dedi.

 Köpek sanki saygı gösterir gibi Mustafa’yı görünce ayağa kalktı. Yüksek, iri yarı, gösterişli bir hayvandı. Kafası kapkara ama bedeni ak paktı.

      -Ben şimdi tasmasını, zincirini takarım, yanında uslu uslu yürür. Hiç endişelenme, alır götürürsün.

       Aslında hayvanı beğenmişti. Arkadaşına teşekkür etti. “Yaza doğru geri getiririm” demeyi ihmal etmedi.

      -Ne zaman istersen getir. Bak bunun ismi yok! Sen artık bir isim koyarsın. Gülerek başıyla olur işareti yaptı. Sonra veda edip yola koyuldu. Hava hala çok soğuktu ama dönüş yolculuğu sakin geçti. Ne kar yağdı. Ne de kurt çıktı.

       Köyüne varınca doğruca evine gidip köpeğe yiyecek bir şeyler hazırladı. Sonra hayvanı götürüp ahıra kapısının önüne bağladı. Yemeğini de uygun bir kap içinde yanına bıraktı. “Bu şimdi eski köpeğin kulübesine sığmaz. Hasan amcaya sorayım, elinde buna uygun bir şey var mı? Olmazsa sipariş veririm.”

****

       Yeni köpek köydeki herkesin dilindeydi. Kahvede haberi duyan görmeye geldi. Ama karabaş hiç oralı değildi. İnsanlara kayıtsız gözlerle bakıyor sanki orada yoklarmış gibi davranıyordu. Nihayet akşam oldu, hava karardı. İnsanlar evlerine çekildi. Zaten boş olan sokaklar şimdi iyice ıssızlaştı. Pencerelerde yansıyan solgun ışıklar ve bacalardan çıkan yoğun duman olmasa buralarda kimse yaşamıyor sanırdınız. 

      “Bu gün her şey yolunda gitti, ah bir de kahvemin yanında sigara tüttürebilseydim!”

O an aklına kendince çok güzel bir fikir geldi. “Bunu daha önce niye düşünemedim diye hayıflandı.” Evde ne kadar sigara izmariti varsa arayıp buldu. Yatağın üzerine yayılan gazete kâğıdına içlerini bi güzel boşaltı. Sanki yıllardır bu günü beklemiş babadan, dededen kalma eski tütün kutusunu gardıroptan çıkardı. Allah’tan, içinde hala birkaç tabaka ince sigara kâğıdı vardı. İşin en tuhafı, kutunun üstünde unutulup yıllarca orda öyle bekleyen kırk senelik taşlı çakmak ilk çakışta ateş aldı.

       Tam kendi imalatı sigarasını yakıyordu ki, ahırın oralardan gelen bir gürültü ve ardından dün geceyi hatırlatan çığlıklar duydu. “Neler oluyor!” diye davrandı. Dışarı çıkarken, akşam kapı ardına sakladığı dedesinin değneğini almayı da ihmal etmedi. Fakat gördüğü manzara karşısında “Aman Allah’ım! Demekten kendini alıkoyamadı. Karabaş, nasıl olduysa koca kurdu arka ayağından yakalamış, yan gözle de ona “Hadi artık bitir işini” der gibi bakıyordu.

       “Vay be! Ne köpekmiş ha! Hiç de belli etmiyor, valla seni bal kaymakla beslerim be!” Kahvesi soğumuştu ama sigarası fincanın kenarında hala öylece duruyordu. Hayrettir, taşlı çakmak yine yandı. Tiryaki, sarma sigaranın ilk nefesini içine çektikten sonra dumanını zevkle savurdu. Sonra doksanını çoktan geçmiş Raşit dayının kahvenin çardağında sigarasını tüttürürken söylediği o sözü sanki kendi sözüymüş gibi fısıldadı. “kötü arkadaştan iyi dosttur!”
Devamını oku...
Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Instagram

Kayıt olmak için E-Posta adresinizi giriniz:

Son Yorumlar

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

Fotoğrafım
Apple of her mum and dad's eye, Yonca came to the world after having 41 weeks and 1 day womb journey and made her beloved ones happy. She was very active inside, so she continues this habit by clapping her hands so many times. Anne ve babasının göz bebeği, şans meleği 41 hafta ve 1 günlük anne rahmi serüveninden sonra dünyaya gelerek sevenlerini sevindirmiştir. İçerideyken kıpır kıpır olan Yonca, dışarıda da bu kıpırtıları bol bol el çırparak göstermektedir.

    Erkut Demirel'in Hikaye Kitaplarından En Çok Hangisini Beğendiniz?