Yorum 0

Tiryaki


 
            Camda oluşan buğuyu eliyle silmeye çalıştı. Dışarıda fırtına ve tipi alabildiğine devam ediyordu. Sokak lambasının solgun ışığında zar zor görülebilen kuşbaşı büyüklüğündeki kar taneleri sağa sola savrulup duruyorlardı. Gürül gürül yanan odun sobasının sıcaklığıyla oda iyice ısınmıştı ama dışarısı belli ki çok soğuktu. Kendi kendine “Vay be bu yaşıma geldim, böyle bir hava ne duydum ne gördüm!” dedi. Oysa daha otuz beşine bile gelmemişti.

       Ahırdaki hayvanların bakımı hariç, iş güç durmuştu. On gündür pineklediği köy kahvesinin pencere kenarında, sabahtan akşama değin şu göz gözü görmez tipiyi, yahut mola verdiği nadir anlarda damlarda birikmiş yığın yığın karları, saçaklardan sarkan buzları ve kurşuni bir renge bürünmüş gökyüzünü seyretmekten başka yapacağı bir iş kalmamıştı. Allah’tan kar başlamadan önce kapıyı bacayı iyice elden geçirmişti. Yoksa sıcak bir uyku bile ona haram olacaktı. Hoş, geceleri mahallede kol gezen aç kurtların uluma ve hırıltılarından bunun tavşan uykusundan pek de farkı kalmamıştı. Konu komşu bunların, çelimsiz köpeklerini geceleri bir köşede sıkıştırıp parçalamasından korkmuş, evlerine almışlardı. “Kapı dibindeki bu hırıltılı it dalaşı hiç hayra alamet değil. Yarın akşam ben de köpeği içeri alayım. Sabah ola hayrola!” Demişti.

       Koyunlarına bakmak için dışarı çıktı. Ahırın önünde karların neredeyse örttüğü kan tüy ve deri parçaları gördü. Telaşla köpeğini yanına çağırdı. Ne gelen var ne giden! Canı iyice sıkıldı. Yağan kardan dolayı görüş mesafesi de hayli kısıtlıydı. Birden yüreğini korku kapladı. Tekrar evine döndü. Duvarda asılı avcı babasından kalma çiftesini indirdi. Komodinin çekmecesinden fişek kutusunu çıkarıp altı tane mermi aldı. İkisini çiftenin haznesine koyup silahı kapadı. Elini her zaman sigara paketini koyduğu cebine attı. Yerinde bulamadı. Sonra odanın dört bir yanına şöyle bir göz gezdirdi. Belli ki sigara paketini arıyordu. “Bitirmişim haberim yok! Çok mu içiyorum ne?”

       Tekrar dışarı çıktı ağılın evin ve ahırın çevresinde dolandı. Hatta açıyı genişletip çevrede sağa sola bakıp iyice arandı. Ama ne köpeğine ne de başka bir ize rastlamadı. “Kar geceki izleri zaten çoktan kapamıştır.” Diye düşündü. Sabah saat çok erken hava da soğuk olduğundan dışarıda kimseler yoktu. Kahveci bile açmamıştı. “daha dükkânı açıp çayı demleyecek, sabahın köründe selam verip ardından sigara istenmez ki! Acaba karşı köye mi gitsem?”

       Yaklaşık iki kilometre ilerde komşu bir köy vardı. Bayağı büyüktü, bakkalı kasabı vardı. Meyve sebze bile satılıyordu. Tabii sigara da! Ama bu havada gidiş dönüş en az iki saatlik yol demekti. “Şimdi yol da kapanmıştır, hem kurtlar bu mevsim tek gezmezler. Bir sürüye rastlarsam işimi bitirirler alimallah!”

       Tekrar evine döndü. Canı müthiş sigara çekiyordu. “Ulan sanki krizim tuttu!  Şimdi gidip arkadaşlara karşı köye sigara almaya gideceğim benimle gelen var mı? Diye sorsan hem ti’ye alırlar hem adımı deliye çıkarırlar. Na’pıcaz yahu!” Aslında şehre giden yol açıktı. Kar araçları gece gündüz çalışıyorlardı. Ancak şehir kırk kilometre uzaktaydı. “Şimdi kalk birkaç paket sigara için en az seksen kilometre yol yap! Olacak şey mi? Hem bu havada hangi minibüs kaç müşteriye çalışır!”

       Birden kararını vermiş gibi yerinden doğruldu. Bu defa kutudaki fişeklerin tamamını ceplerine doldurdu. Geçen kış İstanbul’dan alıp giymeye bir türlü kıyamadığı botlarını ayağına geçirdi. Başına yün beresini giyip ellerine yün eldivenlerini geçirdi. Tüfeğini omzuna çapraz takıp dedesinin değneğini de eline aldıktan sonra yola çıktı. İnsanların onu görmelerinden endişe ediyordu, bu yüzden adımlarını sıklaştırdı. Ama korktuğu olmadı, köyün kahvesi hala kapalıydı.

       Kar dinmişti ama hava şimdi daha da soğumuştu, gökyüzü adeta kurşun rengiydi. Bata çıka da olsa gençliğin verdiği güçle oldukça hızlı ilerliyordu. Sık kullandığından bu yolu çok iyi tanıyordu. Gözlerini kapasa, ağaçları iniş ve çıkışları hatta dönemeçleri hatırlayabilirdi.  Bu yüzden en dikkat ettiği şey yoldan ayrılmamaktı. Fakat gene de ne olur ne olmaz, dedesinden kalma pusulayı yanına almayı ihmal etmedi. Uzun süren ilk yarım saatin sonunda çeşme başına vardı. Çevresi gibi o da donmuştu. Su borusunun ağzından neredeyse yarım metreye yakın buz sarkıyordu. Biraz soluklanmak için durdu. Bulunduğu bu mevki yaklaşık yolun yarısıydı. “Bari gitmişken Mustafa’ya durumu anlatıp, şöyle iri kıyım bir köpek isteyim. Zaten benimki dün akşam gitti gider! Hep benim hatam, yazık oldu.”

      Tam bu sırada çeşmenin ardındaki setin üstünden kar parçalarının uçuşup döküldüğünü gördü. Rüzgâr filan yoktu. Dikkat kesildi. Etrafı incelemeğe başladı. Bir yandan da omzundaki tüfeği sessizce çıkardı.  Hala hafiften sallanan kısa dalların arasından bir çift gözün onu izlediğini fark etti, “ Kendini gösterdi”  Tüfeği şimşek gibi doğrultup tetiğe bastı. Nişan filan da almadı, zaten bu mesafeden hata yapması imkânsızdı. Sadece kısa acı bir çığlık. Sanki dün gece onu uykusundan uyandıran sesin duymuş gibi oldu. “Kesin vurdum!” Silahını yeniden süratle doldurdu.  Bu defa bir diğeri çeşmenin yanından dolanmış tam yalağın kenarında vahşi bir şekilde dişlerini gösterip ona hırlıyordu. “Az önceki olabilir mi? Hayır bu da başka!” Bu defa hiç bekletmeden iki el ateş etti. Canavar adeta sıçradı sonra düştüğü yerde kala kaldı.

       Silahını yeniden doldurdu. Sonra uzanıp değneğini az önce bıraktığı yerden aldı. Ucuyla hayvana şöyle bir dokundu. “ Ölmüş” Dedi. Sonra setin çevresinden dolanıp dikkatlice üstüne çıktı. Etrafa bakındı. Diğer kurt çalıların arasında hareketsiz öylece yatıyordu. Yanına sokulmadı. “Bakarsın teyze, hala, dayı, hısım akrabaları bunların yardımlarına gelir! Ben daha fazla oyalanmadan yola çıkayım.”

       Öyle de yaptı. Karlı yolda az önce olduğu gibi gene bata çıka ilerlemeğe almaya devam etti. Köy zaten uzakta değildi. Hafif meyilde olduğundan şu an minaresinden başkası görülmüyordu, ama o “Az sonra damlar da görünür.” dedi.

****

       Dükkâna girdiğinde bakkal arkası dönük raflara bir şeyler yerleştiriyordu. Açılan kapıdan gelen soğuğu hissedince geri döndü.

      -Bak sen, hem de bu havada! Hoş geldin!

      -Hoş bulduk Remzi Amca, ben birkaç paket sigara alacaktım.

Yaşlı bakkal duraladı,

      -Ne yani? Bu kar kıyamette, taa oradan buraya bunun için mi geldin?

      -Olur mu? Hiç bu soğukta sigara için buralara kadar gelir miyim?

Adam meraklı! Ee o zaman niye buralardasın gibilerden yüzüne baktı.

      -Kurtlar köpekleri parçalıyor. Komşular evlerine almaya başladılar. Bu arada benimki de gitti. Mustafa ya geldim. Ödünç bir tane isteyeceğim.

      -Çobanlık köpeksiz olmaz. İyi o zaman, ama çok takılma bak hava kar topluyor.

Sanki yeter artık der gibilerden ümitsizce,

      -Gene yağacak! Dedi.

      -Öyle görünüyor. Remzi amca ben sigaralarımı alıp çıkayım.

      -Hay Allah söylemeye unuttum. Kaç gündür biz de şehre gidip mal alamadık. Sigara çoktan bitti! Bu havaya, çay sigara dayanır mı?

Çaresiz kapıyı çekip dışarı çıktı.” Ulan bendeki şansa bak! Bu soğukta kalk diz boyu karı sök, Yetmedi çeşme başında kurtlarla dans et! Ardından bu moruğun kahrını çek, sonra da geldiğin gibi eli boş dön!”

      Mustafa’yı kahvede bulamadı. Bir de evine bakayım dedi. Ama sonunda yolda yakaladı. “Herhalde evden yeni çıkmış” diye düşündü.

      -Vaay tertip! Sen bizim buralara gelir miydin, Hem de bu havada!

Karşılıklı gülüştüler. Çocukluk ve sıra arkadaşıydılar. Birbirlerin her gördüklerinde eski güzel günleri hatırlar, mutlu olurlardı. Yüzlerinden belli ki gene öyle oldu.

      -Hadi gel çay içelim sonra da bize gider Allah ne verdiyse yeriz.

      -Bu gün olmaz Mustafa, havaya baksana gene patlayacak! Az önce çeşme başında iki tane kurt leşim var.

      -Az önce birkaç el silah sesi duydum,  Vay be güpe gündüz, çeşme başlarında

beklediklerine göre, çok açlar demek ki!

      -Yalnız o kadar olsa gene iyi!

Olanı biteni ayaküstü işte böyle böyle deyip anlattı. Mustafa lafın sonunda

      -Kolay be tertip, gel benimle!

       Mustafa’nın sanayi işletmesine benzeyen modern ve oldukça büyük ahırı köyün dışındaydı. Bu yüzden biraz yürümeleri gerekti. Ahırın önünde geldiklerinde sekiz on tane iri kangal köpeği ortalık yerde başıboş dolaşıyor bazılarını ise hava umurlarında değilmiş gibi yayılmış oturuyorlardı.

      -Bak! Şu az ilerde oturan karabaşı gördün mü?

      -Evet

      -Sanırsın kuzu! Üstüne çocuğu çıkar alır gezdirir. İnsanlara filan da hiç ilişmez. Çok da asilzadedir haa! Yemeğini çanağından başka yerde yemez. Hani tabağına değil de yere koy ağzına sürmez. Bunu götür pişman olmazsın.

     -Dalga mı geçiyon Mıstık! Bana kuzu muzu lazım değil. Canavar lazım canavar! Köpeğimi yediler diyom sana.

      -Dur bi yol! Sakin sakin bi dinle hele!

      -Eee

      -E si sen bu iti bir de yaylada, merada gör! Sürü yayılınca dağ bayır koşar! Bu hayvan etrafta böyle deliler gibi dolanırken kurt murt sokulamaz.

Arkadaşının suratında ki şaşkınlığı görünce,

      -Valla ben şahidim. Dedi.

 Köpek sanki saygı gösterir gibi Mustafa’yı görünce ayağa kalktı. Yüksek, iri yarı, gösterişli bir hayvandı. Kafası kapkara ama bedeni ak paktı.

      -Ben şimdi tasmasını, zincirini takarım, yanında uslu uslu yürür. Hiç endişelenme, alır götürürsün.

       Aslında hayvanı beğenmişti. Arkadaşına teşekkür etti. “Yaza doğru geri getiririm” demeyi ihmal etmedi.

      -Ne zaman istersen getir. Bak bunun ismi yok! Sen artık bir isim koyarsın. Gülerek başıyla olur işareti yaptı. Sonra veda edip yola koyuldu. Hava hala çok soğuktu ama dönüş yolculuğu sakin geçti. Ne kar yağdı. Ne de kurt çıktı.

       Köyüne varınca doğruca evine gidip köpeğe yiyecek bir şeyler hazırladı. Sonra hayvanı götürüp ahıra kapısının önüne bağladı. Yemeğini de uygun bir kap içinde yanına bıraktı. “Bu şimdi eski köpeğin kulübesine sığmaz. Hasan amcaya sorayım, elinde buna uygun bir şey var mı? Olmazsa sipariş veririm.”

****

       Yeni köpek köydeki herkesin dilindeydi. Kahvede haberi duyan görmeye geldi. Ama karabaş hiç oralı değildi. İnsanlara kayıtsız gözlerle bakıyor sanki orada yoklarmış gibi davranıyordu. Nihayet akşam oldu, hava karardı. İnsanlar evlerine çekildi. Zaten boş olan sokaklar şimdi iyice ıssızlaştı. Pencerelerde yansıyan solgun ışıklar ve bacalardan çıkan yoğun duman olmasa buralarda kimse yaşamıyor sanırdınız. 

      “Bu gün her şey yolunda gitti, ah bir de kahvemin yanında sigara tüttürebilseydim!”

O an aklına kendince çok güzel bir fikir geldi. “Bunu daha önce niye düşünemedim diye hayıflandı.” Evde ne kadar sigara izmariti varsa arayıp buldu. Yatağın üzerine yayılan gazete kâğıdına içlerini bi güzel boşaltı. Sanki yıllardır bu günü beklemiş babadan, dededen kalma eski tütün kutusunu gardıroptan çıkardı. Allah’tan, içinde hala birkaç tabaka ince sigara kâğıdı vardı. İşin en tuhafı, kutunun üstünde unutulup yıllarca orda öyle bekleyen kırk senelik taşlı çakmak ilk çakışta ateş aldı.

       Tam kendi imalatı sigarasını yakıyordu ki, ahırın oralardan gelen bir gürültü ve ardından dün geceyi hatırlatan çığlıklar duydu. “Neler oluyor!” diye davrandı. Dışarı çıkarken, akşam kapı ardına sakladığı dedesinin değneğini almayı da ihmal etmedi. Fakat gördüğü manzara karşısında “Aman Allah’ım! Demekten kendini alıkoyamadı. Karabaş, nasıl olduysa koca kurdu arka ayağından yakalamış, yan gözle de ona “Hadi artık bitir işini” der gibi bakıyordu.

       “Vay be! Ne köpekmiş ha! Hiç de belli etmiyor, valla seni bal kaymakla beslerim be!” Kahvesi soğumuştu ama sigarası fincanın kenarında hala öylece duruyordu. Hayrettir, taşlı çakmak yine yandı. Tiryaki, sarma sigaranın ilk nefesini içine çektikten sonra dumanını zevkle savurdu. Sonra doksanını çoktan geçmiş Raşit dayının kahvenin çardağında sigarasını tüttürürken söylediği o sözü sanki kendi sözüymüş gibi fısıldadı. “kötü arkadaştan iyi dosttur!”
Devamını oku...
Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Instagram

Kayıt olmak için E-Posta adresinizi giriniz:

Son Yorumlar

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

Fotoğrafım
Apple of her mum and dad's eye, Yonca came to the world after having 41 weeks and 1 day womb journey and made her beloved ones happy. She was very active inside, so she continues this habit by clapping her hands so many times. Anne ve babasının göz bebeği, şans meleği 41 hafta ve 1 günlük anne rahmi serüveninden sonra dünyaya gelerek sevenlerini sevindirmiştir. İçerideyken kıpır kıpır olan Yonca, dışarıda da bu kıpırtıları bol bol el çırparak göstermektedir.

    Erkut Demirel'in Hikaye Kitaplarından En Çok Hangisini Beğendiniz?