Yorum 0

Hokkabaz Balıkçı



       Sonbahar, ekim ayını çoktan geride bırakmıştı ama meşhur lodosu şehri hala bırakmamıştı. Bu gidişle hava sertleşmeden bırakacak gibi de görünmüyordu. Şu anda İstanbul dört mevsiminin en güzel günlerinden birini yaşıyordu. Daha bu sabah biraz poyraza döner gibi olmuş, Boğaz Salacak’tan Salıpazarı’na kadar balıkçı tekneleriyle dolmuştu. Bu yüzden Kadıköy vapurları mendirekten itibaren oldukça yavaş ve düdük çala çala ilerleyebiliyordu. Eğer Kadıköy'de mühim bir işi olmasaydı bu gün mutlaka kaçamak yapıp Çınaraltı’na gider, dönüşte sahilde olta atanlardan taze balık almadan evine dönmezdi. “Naparsın iş güç, ama dur! Bulabilirsem vapurdan inince balıkçıdan lüfer alırım. Bu sene tadına bakmadık. Nasılsa iş yerime yakın, önce şu evrakları büroya teslim edeyim, sonrası Allah kerim.”
       Balığı severdi doğrusu. Öyle ki oltasını, kamışını, çantasını, her bir şeyini hazırlamış, emekli olacağı günlerin hayalini kuruyordu. Eh, pek bir şey kalmamıştı! İkramiyesiyle bir de araba alabilirse artık sahillere, derelere, hatta göllere gitmek onun için çocuk oyuncağı idi. O böyle iç dünyasına dalmış giderken vapurun iskeleye çarpmasıyla uyandı. Her zamanki kalabalığın arasından bir oraya, bir buraya saparak sonunda yakındaki balıkçı tezgâhının önüne gelebildi.
       Bu gün balık fiyatları biraz düşüktü. “Havadandır.” Diye düşündü. Bu sıcakta etlerinin gevşek olduğunu deneye sınaya öğrenmişti.“Çeşit çeşit balık arasından bir seçim yapmak da zor doğrusu!” Aslında uzun yıllardan beri İstanbul’da yaşamasına rağmen balıktan pek anlamazdı. Genellikle mevsiminde yemez, bu yüzden de aradığı lezzeti bir türlü bulamazdı.  Ama şimdi tam da sarıkanat ve lüfer zamanıydı.
       Balıkçı orta yaşlı, kara yağız, kalın bıyıklı bir adamdı. O daha tezgâha sokulmadan müşteri olduğunu anlamıştı. Rıhtımdan çektiği deniz suyuyla balıkları serinletme işine son verdi ve elindeki maşrapayı kenara koydu.
      -Hangisinden vereyim abicim?
Daha balıkları inceleme fırsatı bulamadan sorulan bu soruyu duymazdan geldi. Tezgâhlarda bir kaç palamutla lüfer ama en çok çinakop vardı. Başka balıklar da vardı ama ilgilenmedi. Birden satıcının hemen önünde,  kırmızı renkli, kocaman plastik bir leğeni gördü. İçi sarıkanat doluydu. Her ne kadar onbeş yirmi tanesi dipte ölü gibi yatıyor olsalar da birkaçı hala su üstünde “al beni” der gibi süzüle süzüle yüzüyorlardı. Parmağıyla leğeni işaret ederek
      -Tanesi kaça? Diye sordu.
      -On lira abicim, kaç tane istersin?
      -Şu yüzenlerden verirsen alırım.
Eğilip canlı balıklardan birini yakaladığı gibi tezgâh arkasındaki doğrama tahtasına yöneldi. “Eyvahlar olsun! İster misin herif benim balığı değiştirsin. Kesme tahtası arkalarda, yanına da gidemem.” Herifi kolundan yakaladı.
      -Hayır! Ben evde ayıklarım.
Az ilerisindeki tente sırığına asılı kâğıtları gösterip,    
 -Abi müsaade et bari kesekâğıdına koyayım. Daha taze kalır.
Elindeki plastik poşeti adama doğru uzattı.
      -Ne olacak canım yarım saatlik mesafe, hadi at şunun içine!
Yüzü birden değişti, sanki suratı asılır gibi oldu ama sesini çıkarmadan söyleneni yaptı. Tam arkasını dönmüş gidiyordu ki “Yahu bu balık ikimize yetmez! Necmiye’ye ayıp olur.”
      -Bana şu yüzenlerden bir tane daha versene,
Adam gene bir şey demedi ama bu sefer hınzır hınzır güldü ve az önce yaptığı gibi yüzenlerden bir tane kaptığı gibi doğruca ayıklama tahtasına yöneldi.
      -Getir getir ben ayıklarım dedim ya!
      -Hay Allah, öyle ya!
İşte tam o anda ne olduysa oldu. Balık can havliyle öyle bir sıçrayış sıçradı ki! Sanki kendini tezgâhın altına atıp saklanmak ister gibiydi. Balıkçı inanılmaz bir çabuklukla eğilip balığı yakaladığı gibi havaya kaldırdı, keyifle,
      -Canlı bunlar canlı, Hem canlı hem helecanlı! Diye bar bar bağırdı. Sonra da
      -Uzat abicim şu torbanı, dedi. Yüzünde gene az önceki hınzır ifade vardı.
***
       Karısı kapıyı açınca torbaları uzattı.
      -İki lüferle aldım. Şu küçük şişeyi de buzdolabına koy, bu gün aybaşı felekten bir gün çalalım.
Bu son cümleyi söylerken eşine “anlarsın ya” gibilerden işmar etmeyi de ihmal etmedi. Kadının bakışları şöyle bir süzüldü, Her zamankinden farklı, cilveli cilveli yürüyerek mutfağın yolunu tuttu. Adam bir süre arkasından baktı sonra televizyonu seyretmeye koyuldu.
      -Saliih buraya gel!
      -Ne oldu?
Yerinden kalkmış mutfağa ulaşmaya çalışıyordu.
      -Bu balıklardan biri leş gibi kokuyor yahu! Alırken hiç bakmadın mı?
“Vay üçkâğıtçı herif, kaşla göz arasında! Bravo valla! Bunu nasıl düşünemedim be!”
      -Sorma Necmiye, herif sanki gözbağcı, yaptı yapacağını! At çöpe gitsin. Ben biraz beyazpeynir ve salatayla idare ederim. Evde meyve de varsa yaşadım!
Kadın adama iyice sokulup cilvelendi.  
      -Salih hala çocuk gibi safsın! Hiç olur mu canım, Allah ne verdiyse beraber yeriz. 
Ama adamın aklı hala balıkçıdaydı. İçinden “Berabere kaldık!” Dedi.
Devamını oku...
Yorum 0

Saat



       Anahtarı kilide sokarken telefon çalmaya başladı. Telaşa kapıldı, ne paltosunu ne potinlerini çıkarabildi, Doğruca salona koşup ahizeyi kaldırdı. “Neyse yetiştim”
      -Remzi, akşamüzeri sinemaya gidelim mi? Nişantaş’ında güzel filmler var.
      -Olur.
      -Selma da gelecek.
      -İyi, gelsin!
      -Kapıda buluşuruz. Erken gelen arasın.
     -Tamam.
Telefonu kapattı, ayakkabılarını çıkarırken “Karıyı getirmese olmaz!” dedi.
       Kırkına merdiven dayamıştı ama hala yakışıklıydı. Çok zengindi, anasından kalan büyük serveti misliyle katlamıştı. Çok da cimriydi, gezip tozmaz, yemez içmez taifesinden, Onun için önemli olan sadece paraydı. Bu konuda Moliere’nin oyunundan çıkmış karakter gibiydi. Para onun için araç değil amaçtı. “Gözünü toprak doyursun!” Özdeyişi sanki onun için söylenmişti. Karşı cins konusunda pek şansı yaver değildi. Kendisine her yaklaşan kadını parası için bir tehdit gibi algılardı. Bu yüzden çoluk çocuk sahibi olamamış, hep günü birlik maceralarla yetinmişti.
       Eğitimi de parlak sayılmazdı, ancak işinde çok zeki ve çalışkandı, hızlı düşünüp çabuk uygulardı. Çevresindekilerle bir türlü anlaşamaz, etrafını kırar geçirirdi ve son derece agresifti. Ama kendi dünyasının dışındaki insanlarla samimi ve arkadaş canlısıydı. Zaman zaman iş güçten sıkılıp kendini sokaklara atar, bir başına avare dolanırdı. Hiç tanımadığı simitçi, çaycı, esnaf veya bankta oturan insanlarla selamlaşır, bir bahaneyle sohbete koyulurdu. Kafasına uymayan, canını sıkan bir şey söylendiğinde küser, sohbeti paldır küldür kesip, başka ufuklara yelken açardı. Anlaşılması zor adamdı vesselam. Ancak az önce telefonla konuştuğu arkadaşıyla ilişkisi bunlardan farklıydı, Söylediklerini ciddiye alır, kırmaz ve kırılmazdı. Adam hayattaki tek dostu, çocukluk arkadaşıydı. Bir keresinde evlerinin aşağısındaki gecekondularda yaşayan çocuklar okul dönüşü bunları bir köşeye sıkıştırıp paralarını almaya kalkınca Harun ikisini fena halde hırpalamış, öbür çocuklar tabana kuvvet kaçmışlardı.
       Oyuncaklarını, annesinin çantasına koyduğu yemekleri onunla bölüşür, sinema, tiyatro, yiyecek içecek masraflarını karşılar, hatta harçlığını bile paylaşırdı. İşi o kadar abartmıştı ki gittikleri lüks lokantalarda, hatta randevu evlerinde bile ödemeyi yapardı. Yani bu ikili birbirinin tam zıttı idi. Remzi, zaman zaman “Bana gıcıklık olsun diye böyle yapıyor.” Dese de, para harcamadığına sevinirdi.
       Harun’un eğitimi çok iyiydi, ekonomide uzmandı. Kariyerine göre kazandığı para önemsiz sayılabilirdi. Fakir değildi ama zengin de sayılmazdı. Evliydi, genç güzel bir karısı ve iki küçük kızı vardı. Teşvikiye’de babadan kalma mütevazı evin en üst katında oturuyordu. Remzinin aksine, ablak suratlı, boylu boslu, kapı gibi bir adamdı.
***
       Evi Nişantaşı’nda olduğundan buluşma yerine varması zor olmadı. Arkadaşı ve karısı henüz gelmemişlerdi. İşi ağırdan alıp dolanmaya başladı. Sinemaların olduğu kata geldiğinde yorulmuştu. Camekân kenarında bir yere oturdu. Yanına gelen garson kıza çay söyledi. “Nasılsa bunun parasını da Harun öder!” Güldü,  garson kız kendine sanıp gülerek karşılık verdi. Az sonra karı koca el sallayarak ona doğru geldiler. Kadın onu öperken her zaman yaptığı gibi sadece yanağını yanağına değdirmekle kalmamış, dudaklarını yanağından kulak memesine kadar gezdirmişti. “Nerdeyse kulağımı ısıracaktı yahu! Tesadüf, denk geldi herhalde” Oturdular. Harun garson kıza pasta ve limonata sipariş etti. Oradan buradan konuşurlarken birden,
      -Kısmet bu güneymiş, nihayet hayallerimi gerçekleştireceğim. Yanımda ol istedim.
      -Ne diyorsun yahu, ne kısmetiymiş bu!
Kadın birden yüzünü ekşitti.
      -Hani şu beyimizin saat takıntısı, adam kompleks yaptı. Nuh diyor peygamber demiyor, illa alacak!
      -Vay! Yirmi beş yıldır bitmeyen şarkı!
      -Ama bugün bitecek, çıkışta görürsün.
      -Sonunda buldun parayı galiba.
Selma öfkeyle:
      -Benim araba saat olacak!
      -Bu araba da nerden çıktı. Harun, sen araba kullanmazsın yahu!
      -İyi ya! Zaten bu yüzden arabayı ben alacaktım.
Harun konunun tatsızlaştığını sezmiş gibi “haydi girelim, nerdeyse film başlayacak!” Dedi. Remziyle kadın dışarı çıkıp kapı önünde beklemeye başladılar. Kadının canı o kadar sıkkın görünüyordu ki kocası hesabı öderken Remzi’ye sokulup, kulağına fısıldar gibi:
      -Şunun yaptığına bak, on senelik tasarrufumu elimden aldı, bi de şimdi beyimiz seviyor diye korku film izleyeceğiz. Ödüm patlar valla!
Son cümleyi söylerken öyle masum görünüyordu ki yüzüne bakan doğru söylediğine kesinlikle inanırdı. Remzi arkadaşına bakındı. Arkasını dönmüş para sayıyordu. Yarı şaka yarı ciddi:
      -Canım sen de kocanın elini tutarsın!
Bu defa kadının yüzünü alaycı bir tebessüm kapladı.
      -Tutucam da ne olacak?
Remzi şaşırdı. “Nasıl yani, ne demek şimdi bu? Siz en son ne zaman.!” Gibi bir şeyler söyleyecekti ama Allahtan Harun yanlarına geldi.
      -Hesabı ödedim. Hadi girelim.
      -Bi dakka arkadaş! Dükkân yürüyerek en az on beş dakika, film bitip biz gidene kadar adam kapatır.
       -Yok! Konuştum, bizi bekleyecek, telaş etme.
       -İyi de, o saati bilgisayarda gösterdin, fiyatı yoktu ama bence üç Mercedes bile ona yetmez!
      -Üstünü taksitle ödeyeceğim.
      -Ulan! Ayda beş bin bile alsan değil bir yıllık, on yıllık maaşın yetmez. Saat saf altın! Üstüne üslük her tarafı baykuş gözü gibi kıymetli taş dolu, bu kadar hovardalığa inanamıyorum valla!
Güldü.
      -Dükkândan çıkarken inanırsın!
Cevap vermedi ama eski günleri hatırlamadan da edemedi.
“Çocukluğundan beri böyleydi. Saat meraklısı, ekonomist değil saatçi olmalıymış! Kurcalarken kaç tanesini bozduğunu ancak Allah bilir. Adam aça kapaya uzman olup çıktı! Ne zaman gezip tozmaya çıksak saatçi dükkânlarının önünden ayrılmaz! Bu kadarla kalsa gene iyi, sayesinde Eminönü, Sirkeci, piyasasındaki saatçilerle arkadaş gibi olduk. Valla anası babası buna saat parası yetiştiremezdi. Evi ev değil sanki saat müzesi!”
       İçeriye girdiklerinde ışıklar sönüktü. Aceleyle oturdular. Film gerçekten gerilim ve korku içeriyordu. Harun kendinden geçmiş seyrederken, Semra bu sahneleri görmemek için ya eliyle yüzünü örtüyor ya önüne bakıyordu. Korkmuş bir kedi gibi, ansızın Remzi’nin dizlerine atılıp iki elini birden yakaladı ve sıkı sıkı sarıldı sonra da yüzüstü bacaklarına kapandı. Bütün bunlar olurken hafifçe bir çığlık atmayı da ihmal etmedi.
       Aslına bakılırsa korku ve heyecandan Remzi de ne yapacağını şaşırmış gibiydi. Genç kadın bir türlü ellerini bırakmıyordu. İçlerinde bir tek Harun filme öyle odaklanmıştı ki o an dünya yansa umurunda değildi. “Kalk üstümden kadın, rezil olacağız, herif en iyi arkadaşım.” Birden kendini toparladı:
      -Harun yeter artık! Valla ben gidiyorum. Görmüyor musun kadın şoka girdi. Hadi yürü doğru saatçiye!
Zaten başka bir söz onu yerinden kaldıramazdı. Önde Harun, ardından eşi ve Remzi saatçi dükkânına doğru yola yola koyuldular.
       Tezgâhtar çocuk bunları kapıda karşılayıp içeri buyur etti. Ceviz ağacından yapılmış oymalı antik çalışma masasına kurulmuş şık takım elbiseli, ipek kravatlı adam, sumenin üzerindeki hesap makinesinden aldığı sonuçları elindeki altın dolmakalemle ciltli deftere geçiriyordu. Başını kaldırıp baktı sonra durumdan memnun kalmamış gibi yüzünü ekşitip işine döndü.  Harun konuya kestirmeden girdi. Zaten hep böyle yapardı. Cüzdanından bir kâğıt çıkarıp tezgâhtara uzattı.
      -Şu model saati istiyorum.
      -Emin misiniz, o saat özel yapımdır ve çok, çok pahalıdır.
      -Biliyorum. Siz getirin.
Tezgâhtar yan gözle masada oturan şık giyimli adama doğru döndü. Herif gözlüğünü çıkarıp masaya koydu ve anlamsız, boş bakışlarla müşterilerine bir kez daha baktı. Gülümsemek bir tarafa yüzünün ekşiliği daha da artmıştı. Belli ki gelenlerin alıcı olduklarına bir türlü inanamamıştı. Başıyla çırağına isteksiz isteksiz getir makamında hafifçe işmar etti. Çocuk yandaki kapıyı açıp gözden kayboldu. Adam yeniden önündeki işine koyuldu. Delikanlı kısa süre sonra elinde dörtgen prizma şeklinde minyatür bir kasayla geri döndü. Kilidin üzerine takılı anahtarla kapağını açıp, siyah ipekle kaplı gösterişli bir kutuyu çıkardı. Sonra muhteşem görünüşlü altın saati alıp, cam tezgâha önceden yaydığı simsiyah kadifenin üzerine bıraktı. Harun hayranlıktan neredeyse kendinden geçmek üzereydi. Remzi de ondan farklı değildi, ancak,
      -Aman Allah’ım diyebildi.
Beriki zorlukla,
      -Kaç para?
Tezgâhtar çocuk tekrar patronuna döndü. Adam konuşulanları dinlemiş olmalı ki hiç bir şey söylemeden önündeki bloknota bir şeyler karalayıp yardımcısına uzattı. O da Harun’a! Selma kocasını adeta iteleyerek kâğıdı okumaya çalışıyordu.
      -Üff!
      -Üff ya! hadi bakalım, öde şimdi!
Adamın yüzü iyice asıldı, oturduğu yerden kalkıp tezgâha sokuldu. Sertçe:
      -Çocuk size anlatmaya çalıştı, dinlemediniz ki! Bir sürü git gel.
Harun hiç cevap vermeden öylece duruyordu. Donmuş kalmış gibiydi. “Ulan işe bak be! Hem karısı hem şu meymenetsiz herif bizim koca oğlanı itip kakıyorlar. Lanet olsun cebimdeki bütün kredi kartlarının limitleri bu hesabı ödemeye yetmez! Allahtan filmin başında sinemadan çıktık, banka kapansaydı tam rezillik olacaktı!” Sinirlendi, öfkesinden titriyordu. İçinden arkadaşına sunturlu bir küfür savurup elini ceketinin iç cebine attı. Çek defterini ve Harun’un kendisine doğum günü hediyesi olarak aldığı dolmakalemi çıkardı. Tezgâhın öbür tarafından olup biteni izleyen dükkân sahibinin şaşkın bakışları altında altı sıfırlı bir rakam yazdı ve altını imzaladı. Sonra çeki defterden serçe koparıp adama uzattı.
      -Son rakam bu, ister ver ister verme! Satmaya niyetin varsa bankam hemen şurada,
      -Aman efendim! Aman efendim! Siz nasıl münasip görürseniz! Ben işlemlerinizi yaparken buyurun istirahat edin. Ne alırdınız? Oğlum telefonu aç, şu karşı pastaneden bize bir şeyler söyle.
      -Şu saat hariç, senden hiçbir şey almam! Zaten işimiz bitince hep beraber doğruca (*) otele yemeğe gideceğiz.
      -Olur mu, efendim! Size hizmet etmek benim için şereftir.
      -Senden güler yüz göremedik. Bu firmanın patronu Mr. Brown ‘u iyi tanırım, bu densizliğini kendisine ileteceğim.
Büyük patronun adını duyunca iyice korkuya kapıldı. Adeta yalvaran bir ses tonuyla,
      -Beyefendi lütfen, gideceğiniz otelin müdürünü iyi tanırım. Kendisine az sonra telefon edeceğim. Bu gece bizim ikramımız olsun, otelin güneydeki şubelerinden birinde dostlarınızla beraber müsait olduğunuz bir hafta misafirim edlim. Lütfen, rica ediyorum. Kapımız size her zaman açıktır.
Buna hayır diyemedi.
      -Bakarız!
Tezgâhtar saati tekrar kutusuna yerleştirdi. 
      -Hediye paketi yapayım mı? Diye sordu.
Patronu çocuğa darılmış gibi baktı.
      -Siz kusurumuza bakmayın efendim! Tabi ki yapacağız evladım, bu kadar güzel ve değerli bir saat, paketlenmeden müşteriye verilir mi hiç!
İşlemler bitince adam kutuyu kendi eliyle sardı sarmaladı sonra da nezaketle Remzi’ye uzattı. Ama o almadı, başıyla Harun’u işaret etti.
    Sonra da içerdekilerin şaşkın bakışları altında kapıyı çekip çıktı.
       Onlar daha gelmeden haber gelmiş olmalı ki otelin deniz manzaralı en iyi masası kendilerine ayrılmıştı, otel müdürü masalarına gelip hal hatır sormuş, garsonlar yemek süresince pervane gibi etraflarında dönmüştü. Masalarında havyar dâhil, yok yoktu. Harun mutluluktan ağzı kulaklarında, saatini çoktan koluna takmış, dakika başı bakmadan edemiyordu. Karısı onun bu hallerine, arada bir de Remzi’nin gözlerinin içine bakıp cilveli cilveli gülüyor, arabanın parasını kurtardığı için en az kocası kadar mutlu görünüyordu. Yemeğin sonuna gelindiğinde herkes biraz çakırkeyifti. Yabancı konyak eşliğinde kahveler içilirken Remzi masanın altında bir temas hissedip bacağını hafifçe yana aldı, ama kurtulamadı. Çıplak ayak şimdi sol potininin üzerideydi. Şaşkın gözlerle Selma’ya baktı, kadın tam karşısında, biraz muzip biraz seksi bakışlarla onu süzüyordu. Harun, masanın başında, dünyayı umursamaz görünüyordu. Belli ki gözü ve aklı saatindeydi. Genç adam kahvesinden bir yudum aldı, bu durumu pek önemsemedi ama çıplak ayak orada fazla kalmadı, başparmağını önce çorabının üstünde sonra da teninde hissetti. Geç kadın ayak parmaklarını pantolonunun paçasından içeri sokmuş, başparmağı ile adamın bacağını iyiden iyiye okşuyordu. Remzi “gene başladı.” Dedi. “ Hadi birinci tesadüf, ikinciye korku dedik. Peki, bu ne?  Neyse ki Harun kendi dünyasında, kafası da iyi” İçi gıcıklanmaya başlamıştı. “Karı gemi azıya aldı! Havyarı da yiyince kudurdu mu ne!” Pantolon paçasından bacağını okşayan parmaklar şimdi kasıklarında hareket edip duruyordu. “Oğlum Remzi karı iyice coştu, bu işin sonu kötü! Sarhoş filan ama sonunda koca oğlan çakacak.” Selma’nın topuğundan parmaklarına kadar bütün tabanını sol eliyle kavradı, nefsine uyup biraz da okşadı. Kadının gözleri kısılıp kapanır gibi oldu, sonra da iç geçirmeyle inleme arası hafif bir ses çıkardı. “Bu işin boku çıktı!” İncitmek istemezmiş gibi kadının ayak parmakları son bir defa okşayıp ayağa kalktı. Ceketinin düğmelerini iliklemeyi de ihmal etmedi. Kadın duruma hafifçe güldü.
      -Siz de yavaş yavaş toparlanın, geç oldu.
      -Remzi! Herif Mr. Brown adını duyunca süt dökmüş kediye döndü. Sahi sen bu adamı nerden tanıyorsun lan?
      -Nerden olacak sayın mali müşavir! Geçenlerde senin büroya uğradığımda sehpanın üzerinde duran katalogdan tabii!  
Eliyle belli belirsiz tuvaleti işaret ettikten sonra kapıya yöneldi.
***
       Ertesi sabah erkenden kalktı, “Eh! Dün akşamki kayıpları yerine koymak lazım. Şimdi doğru işe!” Duşunu yaptı, kahvaltısını da ettikten sonra giyinip aceleyle sokağa çıktı. Birden aklına arkadaşı geldi. “Karısı çocukları okula götürmüştür az sonra da kendisi çıkar. Geçerken uğrayıp alayım, bizim yöneticilerle bir görüşsün. Herifin adamlarımla diyalogu benden daha iyi!” Adımlarını daha da hızlandırdı.
       Dış kapı açıktı. “Şu kapıyı da bir türlü yaptıramadı.” Eliyle itip içeri girdi, girişteki otomatiğe basıp ışıkları yaktı “Bunların asansörü de bozuktur, yolda molda kalır. Boş ver! Girişi saymazsak hepsi üç kat” Merdivenleri ağır ağır çıkmaya başladı. Üst kata az bir şey kalmıştı ki, birden ışıklar söndü. Duvarda el yordamıyla düğmeyi aradı ama bulamadı. Cebinden çıkardığı minik el fenerinin ışığını ikinci kat boşluğuna yöneltti. Bir kaç adım gerisin geri inip düğmeye bastı ama lambalar yanmadı. “Hay Allah! Ya otomatik bozuldu ya da elektrikler gitti. İyi ki asansöre binmedim!” Kendi kendine teselli bularak merdivenleri çıkmaya devam etti. Cimriliğinden pili biter diye feneri kapatmayı da ihmal etmedi.
       Henüz üç beş basamak çıkmıştı ki birden ayağı bir şeye takılınca boş bulunup irkildi. Çıkmasına mani olacak kadar büyük bir şeydi. “Sakın karanlıkta birisi oturuyor olmasın!”
Yavaşça:
      -Kim o!
İyice ikirciklendi, Minik feneri tekrar yakıp yere tuttu. Önce bir erkek bedeni gördü fakat ışığı yüzüne tutunca “Aman Allah’ım” Dedi Harun başını duvara yaslamış gözleri kapalı ve kollarını dizlerine dayamış sanki uyur gibi hiç kımıldamadan öylece duruyordu. Birkaç kere yavaşça “Hişt, Harun uyan, uyan!” Dedi. Cevap alamayınca, omzundan tutup hafifçe sarstı, bu defa başı önüne düştü, iri gövdesi öne eğildi. İtip merdivene yaslamak zorunda kaldı. “Eyvahlar olsun!” Elini şah damarına götürdü, hiçbir şey hissetmedi. Nabzını tuttu, “Nabzı da atmıyor!” Bu defa eğilip kulağını tam kalbi hizasına dayadı. “ Kocaoğlan ölmüş!” Dedi.     
Merdivenlerden ağır ağır inmeye başladı. İkinci katın holüne geldiğinde birden durdu, sonra geri dönüp tekrar cesedin yanına çıktı. Elini tuttu, saati yavaşça bileğinden aldı. “Dostum, bu artık senin işine yaramaz. Kadın saati de değil! Zaten herif faturayı benim üzerime kesti.” Bu defa elinde fener, merdivenlerden hızla inmeye başladı. Dış kapıyı açtığı gibi kendini sokağa attı. Geldiği yoldan, ama bu defa duvar diplerine sinerek sanki sıvışır gibi koşar adım, gözden kayboldu. 
Devamını oku...
posted under , | 0 Comments
Yorum 0

Yanlış Kız




        Büyük kızın hali vakti yerindeydi. Güney sahillerinde bir yerlerde eşiyle yaşayıp gidiyordu. Altmışını geçkin olmasına rağmen hala güzeldi. Ama ölüm bu defa beklenmedik anda geldi. Bir gün yapay cennetinin meyve bahçelerinde dolanırken düşüp ölüverdi!   
       Yaşlı balıkçı kötü haberi alınca“Şimdi hapı yuttuk!” Dedi. Cenazeden sonra damadından ne ses, ne de beş kuruş geldi. Bir süre balığa filan çıkamadı. Aylar sonra teknesiyle ilk kez denize açılırken kafasında balık değil, kızından sonra yaşanacaklar vardı.      
       O gün Ekim ayının en sıcak günlerinden biriydi. İçi balık malzemeleri dolu çantası omzunda, balıkların parasıyla aldığı yiyecekler ellerinde oturduğu binanın merdivenlerini ağır ağır çıkıyordu. “Benimki haklı galiba, beşinci katta ev alırken düşünmeliydim, ne yakıta para yetiyor ne merdivene güç, çık çık bitmiyor be! Kadıncağız da eve hapsoldu.” Elindekileri yere koyduktan sonra zile bastı. Kapının açılması biraz uzun sürdü. Kadın koltuk değnekleriyle ayakta zorlukla durabiliyordu.
      -Tutabildin mi bari?
      -Evet!
      -Bu sıcakta bu merdivenler, oruçlusun da! Kaç yaşında olduğunu unuttun galiba?
Eşinin sitemini anlamazlıktan geldi, hatta güldü. “Yavaş ol” dedi kadın, “kız içeride uyuyor.”
      -Oha! Nerdeyse öğlen oldu.
Gene güldü.
      -Faturalar gelince de gül bakayım! Odasının ışıkları her daim açık, telefon sabaha kadar elinde, fosur fosur içtiği sigaralar da cabası!
Cevap vermedi, ev için ayırdığı balıkları torbadan çıkarıp karısına uzatırken belli belirsiz dudağını büktü. Sonra doğruca lavaboya yöneldi.
***
       Koltukta biraz içi geçmiş olmalı, irkilerek uyandı. Holden bağrışmalar geliyordu, önce anlayamadı. “Ana kız kavga mı ediyor bunlar? ” Yerinden doğrulup başını uzattı.
      -Ne oluyor?
     -Ne olacak verdiğimiz harçlığı beğenmiyor.
Kız diklendi,
      -Hah! bi sen eksiktin.
İki adım atıp bir eliyle bileğinden yakaladı öbür eliyle de koltuk altından, az ilerdeki divanın üzerine fırlattı. İşte ne olduysa o anda oldu. Düşerken savurduğu tekmelerden biri göğsüne geldi. Canı yandı, nefesi kesildi. Karısı “Kemal hayır, sakın!” Diye var gücüyle bağırdı. Cevap vermedi, dönüp yatak odasına geçti, aceleyle çıkardığı elbiselerini gardıroba astıktan sonra Sümerbank işi çizgili pijamasını giyip yatağa uzandı. Pikeyi başına kadar çekmeyi ihmal etmedi. Yaşlı kadın arkasından geldi.
      -Nasılsın, bir şeyin yok ya?
 Yavaşça:
      -Bana bi şey olmaz. Dedi.
      -Üzülme, durumu biliyorsun! Sen dinlen, iftara uyandırırım.
Sonra koltuk değneklerine dayanarak sessizce odadan dışarı çıktı.
       İhtiyar balıkçı uykuya daldı. Rüyasında kızlarını bayram yerine götürüyordu. Çocuklar ona minicik parmaklarıyla atlıkarıncaları gösterirken bir yandan da var güçleriyle o yöne çekmeye çalışıyorlardı. Etraf her yaştan insanlarla doluydu. Hoparlörlerden gelen müzik, davul zurna seslerine karışıyor, çığırtkanların feryatları mutlu çocuk çığlıklarıyla yarış ediyordu. Her yer rengârenk flamalarla donanmıştı. Az ilerdeki bir macuncu sarı, kırmızı, yeşil her renkten ürünlerini küçük tahta çubuklara ustalıkla sararken, hüneriyle müşterilerini adeta cezbedip almaya zorluyordu. Birden büyük kız elinden kurtuldu. Koşarak macuncuya yöneldi ve bir anda kalabalığın içinde gözden kayboldu. Bağırmak istedi ama bu hengâmede kendi sesini bile duyamadı. Yüreği daralıp kan ter içinde uyandı. Yataktan doğruldu, komodini açıp temiz fanila çıkardı. “Ulan ne güzel rüya idi bir anda kâbusa döndü. Allahtan uyandım!” Bir daha yatmadı, gitti balkondaki sandalyesine oturdu ve yoldan gelip geçeni seyretmeye koyuldu.
***
       Ertesi sabah güneş doğmadan kayıkhaneye geldi. Arkadaşı çoktan tekneye çıkmış etrafı toparlıyordu. Ayak sesi duyunca doğruldu.
      -Rastgele!
      -Hoş geldin Kemal baba!
      -Hoş bulduk reis! Nasıl gidiyor?
      -Hava müsait, görünüşe göre boş dönmeyiz.
      -İnşallah!
Eski ve yıpranmış tekneyi ortak almışlardı. Adamın esas mesleği marangozluktu. Bütün yaz sabahtan akşama kadar omurgasından kamarasına, motorundan iç donanımına kadar komple yenilediler. Şimdi tekrar sefere çıkmaya hazırlanıyorlardı.
      -Abi orda durma, bir an evvel yola koyulalım.
   Çaktırmadan ortağına göz ucuyla baktı. “Babası benden sadece üç yaş büyüktü. Göstermiyor ama bu da yetmişine yakın, tez canlılığı aynı babası!”
      -Ah!
Tekneye binerken yanlış bir hareket yapmış olmalı, birden göğsü fena acıdı.
      -Ne oldu Kemal abi! İyi misin?
      -Yok bi şey, önemli değil.
Beriki ısrar etti.
      -Benim küçük kız, tekme attı.
Adam hayretle bakınca, akşam evde yaşananları kısaca anlattı,
      -Okusun istedik. Akademiyi bitirdi ama iş güç yok! Arkadaşlarıyla dolandı durdu. Allahtan bir kısmeti çıktı da evlendirdik ama fazla oturmadı. Adam buna boşanma davası açtı. Eşyaları almaya gittik. Kafam bozuk, herifi merdiven boşluğunda sıkıştırdım, tam dövücam! “Kızın beni yedi bitirdi.” Deyince ilişmedim, bıraktım.
Burada biraz duralayıp soluklandı sonra gene devam etti.
       -O gün bu gün, otuz beş yıldan beri beni de yiyip bitirdi!
      -Bir işe girip çalışmadı mı?
       -Ne gezer!
       -Ya büyük kızının kocası?
       -Miras davası açtık, sonucunu bekliyoruz.
       Teknenin baş tarafına geçti, etrafı seyretmeye koyuldu. Mendirekte, balıkçı barınağının yaşlı iti kedilere havlıyordu. Bir sarhoş yalpalaya yalpalaya yürürken aniden durdu. Dönüp köpeğe “ hoştt!” Dedi, sonra gene yoluna devam etti. Sarman kedi bunu fırsat sayıp sandalların arasından koşar adım savuştu.
Birden,
      -Yanlış kız öldü! Deyiverdi.
Arkadaşı cevap vermedi, eğilip motoru çalıştırdı. Pata pata sesleri sabahın bu alacakaranlık saatinde dalgakıranın zeminindeki kayalıklarda yankılandı.      
      -Abi, poyraza döneceğiz. Üşüyeceksin, kamaraya gir.
Alaycı bir ses tonuyla,
       -Sen devam et oğlum, Bana bi şey olmaz!
Gıcır gıcır boyalı, gösterişli tekne, ağır ağır balıkçı barınağını terk etti. 
Devamını oku...
Yorum 0

Kumarbaz



        Kapıyı yavaşça açıp içeri girdi. İnsanlar başları önlerinde harıl harıl çalışıyorlardı. Büyük ve gösterişli çalışma masasına kurulmuş olanı, başını kaldırıp burnunun ucundaki gözlüklerinin üstünden sert sert baktı. Boynunda yana kaymış eski ve buruşuk bir kravat, dirseklerine kadar siyah kolluklar vardı. Bir eli eski tip hesap makinesinin kolunda, diğerinin işaret parmağı incelediği sayısız rakamlardan birinin üzerindeydi. Duyamayacağı kadar yavaşça, “Hoş geldiniz Ertuğrul Bey!” Dedi. Genç adam ceketinin düğmesini ilikleyip şefin önünden geçerken başıyla hafifçe selamladı, sonra da gidip masasına oturdu. Evrak kutusu her zamanki gibi doluydu.  En alttakini çekip sumenin üzerine koydu. Tam okumaya başlayacaktı ki, başını kaldırınca adamla göz göze geldiler.“Ya sabır! Hepsi hepsi on dakika, şu herifin suratı çekilir mi be!” Meraklanıp yeniden baktığında şef çoktan işine dönmüştü. Eliyle yavaşça cebini yokladı, iki tavla zarı her zamanki yerindeydi. Belli etmeden elinde bir süre salladı, sonra da yavaşça masanın cam zeminine attı. “Dübeş!” Yüzü güldü. ”Nasip bu günmüş” Az önce kutudan aldığı evrakı tekrar yerine bırakıp sumenden beyaz bir kâğıt aldı, cebinden çıkardığı tükenmez kalemiyle yazmaya başladı.
       Aslında kararını çoktan vermiş iş uygulamaya kalmıştı. Zaten birkaç günden beri sadece maaşını hak etmek için gelip gidiyordu. Yazdığı metni bitirince katlayıp, sarı renkli resmi bir zarfa itina ile yerleştirdi. Sonra ayağa kalktı, şefin masasının önüne gelince durdu, zarfı masanın üzerine bıraktı. Amiri “bu da ne?” gibilerden yüzüne baktı.
      -Ben işi bırakıyorum. Siz gereğini yapın.
      -…
İyice şaşıran adamın cevabını beklemeden kapıya yöneldi. On yıllık memuriyet hayatını bir kalemde silmişti. Sokağa çıktığında derin bir nefes alarak “oh, kurtuldum!” Dedi. Hava oldukça soğuktu, paltosunun yakasını kaldırdı. “Ne de olsa ocak ayı!” Oyalanmadan karşı kaldırıma geçip otobüs durağına yöneldi.
       Oldukça genç görünüyordu. Kumral dalgalı saçları, zayıf ince bir yüzü, zeki bakışları vardı. Boyu biraz kısa olmasa bayağı yakışıklı sayılabilirdi. Az konuşurdu, sadece sorulan sorulara, o da iki üç kelimeli cevaplarla yetinirdi, ancak hızlı düşünür, genellikle doğru karar verirdi. Çok dikkatli ve sezgiliydi, hani o leb demeden leblebiyi anlayanlardan. Ancak uyumsuzdu, hem okulda hem iş yerinde! Hiç evlenmemişti, kız arkadaşı bile yoktu, Şair Nedim caddesindeki iki katlı kâgir evde anacığıyla beraber yaşayıp gidiyordu.  
***
       Merkez kıraathanesinin döner kapısını itip içeri girerken adeta işine geç kalmış gibi hissetti. Oysa daha dün akşam burada gece yarısına kadar kumar oynamış, iki yüz lira kazanmıştı.  Bilardo masasını yanına geldiğinde oyuncunun atış yapmasını bekledi, sonra paltosuyla kasketini yönetici masasının arkasındaki askılığa bıraktı. Bu arada müdür beye selam vermeyi ihmal etmedi. Ne de olsa burası artık onun iş yeri sayılırdı. Adam parayla veya fişle kumar oynanmasına katiyen izin vermez, ama ortaya para çıkarmadan oynanan oyunlara göz yumardı. Karşı duvarda asılı büyük saate baktı, sonra çevresinde tanıdık bir masa aradı. “Bizimkiler çoktan başlamışlar!” Yanlarına gidip oturdu. Oyun arkadaşları şaşırdılar. Nerdeyse hep bir ağızdan “Yahu sen işe gitmedin mi?”
       -İstifa ettim!
Yanında oturduğu arkadaşıyla daha sıkı fıkıydı. Adam kulağına eğildi.
      -Ne yani, on yılı yaktın mı şimdi?
 Yüzünü ekşitti,
      -Boş ver! Çok sıkıldım. Topu topu altı yüz lira, sadece yılbaşı akşamı pokerden beş bin lira kazandım.
Beriki susmayı tercih etti. O esnada oyunculardan biri ayaklandı.
      -Benden bu kadar!
Kasaya
      -Ne tuttu? Diye sordu.
      -Elli beş lira,                                                                                                                            
Dönüp saate baktı.
      -Bir lira da saat parası,
Adam parayı masaya bıraktı sonra dönüp gitti. Kasa olan oyuncu alıp cebine koydu. İçlerinden biri eliyle işaret ederek,
      -Geç otur. Dedi.
Okey tahtasını önüne çekip taşları karıştırmaya başladı.
***
       Mekânında bütün iskambil oyunlarını, hatta tavlayı bile parasına oynuyordu. Kendini o derece kaptırırdı ki, ara vermemek için, yemekleri bazen seyyar satıcılardan bazen yakındaki lokantalardan tedarik ettiği ekmek arası şeylerle geçiştirir, masadan ancak tuvalet ihtiyacı için kalkardı. Gece yarısına doğru garsonların yavaş yavaş toplanmaya başlaması, gitme vaktinin işaretiydi. O zaman yediğinin içtiğinin hesabını çarçabuk öder, geldiği gibi hızla kıraathaneyi terk ederdi. Şimdi ver elini İstanbul’un bin bir çeşit sosyete kumarhaneleri! Bitirimhanelerden buralara terfi etmişti, ancak güneş doğarken evine dönebiliyordu. Şikâyetçi değildi, mutlu bile sayılabilirdi.
       İşte bu minval üzere aylar ayları takip etti. Bir gün briç oynarken yanı başında oturan seyirci,     
      -Ya Tulu! Duydun mu? Dedi.
      -Neyi?
      -Boğaz’da beş yıldızlı bir otelde kumarhane açıldı ya, krupiye arıyorlarmış haberin yok mu?   
Sadece yakın arkadaşları ona kısaca “Tulu” derdi. Dalga mı geçiyor diye yan gözle baktı. Ciddi görünüyordu.
      -Yoo!
      -Valla git bi bak derim, çalışandan öğrendim iyi para veriyorlarmış! Ne kaybedersin?
Sesini çıkarmadı, sadece başını olur anlamında hafifçe eğdi.
       Ertesi günü soluğu otelin müracaat bölümünde aldı. Doldurduğu formu uzatırken bayağı istekliydi. İyi giyinmiş kadın görevli nazikçe,
      -Biz randevu saatlerini duyuracağız yalnız Amerikalı patron bu konuda çok titiz, gecikirseniz başka görüşme yapmaz!
Her zamanki gibi gene konuşmadı. Hafifçe gülümsedi.
***
       Bu defa geç kalmadı, hatta en erken o geldi. Bir köşede oturup beklerken bir yandan da diğer adayları kendince inceliyordu. “ Giyim kuşam, boy bos yerinde ama bunlarda iş yok! Görünüşlerine bakılırsa ellerine iskambil kâğıdı bile almamışlar. Bildiğin tıfıl! Ama şu ikisi sanki âleme yabancı değil. Dur bakalım ne olacak!” Sonunda sırası geldi. Görevli bayan eliyle işaret ederek, “buyurun” Dedi. Kapıyı vurup girdi. Büyük ve gösterişli masanın ardında oturan ince yüzlü, dazlak bir adam, yandaki koltuğa kurulup ayak ayaküstüne atmış, uzun boylu iri yarı biriyle yabancı dilde konuşuyordu. Tercüman olduğunu tahmin ettiği kısa boylu, tıknaz kişi kendisi gibi ayakta idi. Masada oturan konuşmayı kesip koyu renkli, gözlüğünün ardından onu tepeden tırnağa şöyle bir süzdü. Önündeki forma yeniden göz attı. Dirseklerini masaya dayayıp parmaklarını birleştirdi, sıkıntılı görünüyordu. Tercümana dönüp güneyli aksanıyla,
      -Gelenlerin hepsi en az bir dil biliyor. İçlerinde üç dil bileni bile var. Hepsi yüksek tahsilli, sen ortaokulu bile bitirmemişsin. Niye geldin? Senin hünerin nedir?
Bu son cümleyi söylerken yanındakine göz ucuyla bakıp, hafifçe sırıttı. Tercüman çeviriyordu ama adamın halinden zaten yakın bir sonuç çıkarmıştı. “Bir deste kâğıt bulabilir misin?”
Adam Amerikalıya dileğini iletti. Amerikalı önce duraladı, sonra sinirli sinirli bir şeyler söyleyip masanın gözünden çıkardığı küçük anahtarı tercümana verdi. O da masanın yanındaki dolaptan açılmamış bir deste alıp uzattı. İki yabancı ve tercümanları ne yapacağını merakla bekliyorlardı. Kumarbaz çok sakin ve rahat görünüyordu, Üzerindeki ince naylon kılıfı yavaşça yırttı. Kâğıtları sağ avucunun içerisine aldı, sonra kolunu göbeğinin hizasına getirip bir an bekledi. Sanki bir illüzyon ustası gösterisine başlıyor gibiydi. Sol elinin parmaklarıyla desteyi dibinden yakalayıp kaldırdı ve yere düşürmeden tek bir hamlede ikiye kesip Amerikalının önüne bıraktı. Adam kalın gözlüklerini çıkarıp masaya koydu. Arkasına yaslandı, gözlerini ovuştururken bir yandan da İngilizce bir şeyler söyledi.  Diğer Amerikalı devamlı “Yes, yes” Diyordu. Adamın halinden şaşırdığı belliydi. Tercüman araya girdi. Ertuğrul’a,
      -İşe alındın. Sekreterin yanına git gerekli talimatı verecekler. Hadi hayırlı olsun!
      -Teşekkür ederim!
Odadan çıkıp beklemeğe başladı. Bir ara tercümanın dışarı çıktığını fark etti. Hemen peşi sıra seğirtti, koluna dokunup yavaşça:
      -İçerde ne dediler?
      -Ne diyecekler! Koca Amerika kıtasında bunu yapabilen sadece bir kişi görmüş! Parmakların da öyle uzun değil. Sahi nasıl yaptın yahu?
      -Kolay! Başka?
     -Ha, bi de öbürü, sen çıktıktan sonra “ Bu çocuk bizim dünyamıza ait!” Dedi.

Tercüman uzaklaşırken ardından bir süre baktı, sonra yerine geçip beklemeğe koyuldu.
Devamını oku...
Yorum 0

Yonca'nın Artık Dmoz'da Kaydı Var!



Yonca'nın blogunu uzun uğraşlar sonucu Dmoz'a kayıt ettirmeyi başardım :)

Dmoz Kids and Teens: International: Türkçe: Toplum: Kişisel Siteler
Yonca Dmoz Link

Sizlere de bunu nasıl başardığımı anlatmak istiyorum.

Öncelikle Dmoz ne demektir? Açılımı nedir?  Ne işe yarar? 
Bu soruların yanıtlarıyla başlayalım.
Dmoz ‘un açılımı The Open Directory Project demektir. 
Yani Açık dizin projesi de diyebiliriz.

DMOZ Ne İşe Yarar? 
Dmoz dünyanın en büyük dizin listeleme sitesidir. Dünyaca ünlü birçok arama motoru Google-MSN-AltaVista-Yahoo-A9-AOL-Clusty-Gigablast-Lycos-Teoma-WiseNut motoru Dmoz'dan yararlanır. Dmoz'a kabul edildiğiniz taktirde birçok ünlü arama motoruna da kayıt yapmış olmanızı sağlar.

DMOZ Editörleri Kimlerdir?
DMOZ'daki editörler gönüllü editörlerdir ve bu gönüllü kişiler tarafından yönetilmektedir.  Bunun sayesinde birçok internet sayfası en ince ayrıntısına kadar incelenir ve Dmoz kurallarına uygun olduğu kanaatine varıldığı taktirde Dmoz'da yayınlanır. 

DMOZ Nasıl Çalışır?
Arama motorları Dmoz'un datalarına bağlanır ve buradan veri alışverişi yaparlar. 

DMOZ Page Rank İlişikisi?
Dmoz’un şuanki Pagerank’ı 7 alt sayfaları da ona göre 6 – 5  4 diye sıralanmaktadır. Dmoz dizinine kayıt yaptırabilirseniz PAGERANK ‘den de yararlanmış olursunuz ve internet sayfanızda Dmoz ile ziyaretçi çekebilirsiniz.
Peki DMOZ ‘a Nasıl Kayıt Yaptırabilirim?
Hemen başlayalım anlatmaya. Dmoz’a kayıt yaptırmak için öncelikle internet sayfanızı bütünüyle bitirmiş iyi bir içeriğe sahip ve çalışır durumda olması gerekmektedir. Bunları yaptıktan sonra internet sayfanıza en uygun katagoriyi bulmanız gerekmektedir.
dmoz-editorÖncelikle Dmoza girin ve karşınıza gelen kategorilerden sitenizin ait olduğu kategoriyi seçin. Bu konuda dikkatli seçim yapmalısınız çünkü eğer olmaması gereken bir kategoride kayıt etmeye çalışırsanız Dmoz editörleri bunu kabul etmeyecektir. Bundan dolayı sitenize benzer aynı sektörde Dmoz’a kayıt olmuş bir site bulursanız bu daha garanti bir yol olacaktır o hangi kategoride ise sizde o kategoride başvuru yollayınız. Kategori seçme işini başarılı bir şekilde bitirdikten sonra sağ üstteki küçük menüde adres öner yazına basınız.Karşımıza gelen alanda önce size uyulması gereken kurallar hakkında bilgi veriliyor. Daha sonra ise sitenizin bilgileri isteniyor. Doğru bilgiler ile boş alanları doldurunuz. Boş alanlarda en dikkat etmeniz gereken kısım Site Açıklaması kısmıdır. Buradaki bölümde sitenizi övmeyin çok güzel , alanında en iyisi gibi kelimelerden uzak durun. 20-30 Kelimelik sitenizin içeriğini özetleyen net bir yazınız. Diğer bölümleri de kurallara uygun tamamlarsanız ve sitenizin kalitesini Dmoz editörleri farkederse Dmoz’a kayıt olamamanız için hiç bir sebep kalmaz.
DMOZ'a Kayıt İçin Adım Adım Yapılması Gerekenler:

1)     Öncelikle Dmoza girin
2)     Sitenize uygun bir kategori bulmak için ilgili kelimeyi yazarak “Search’e tıklayınız.
3)     İlgili kategoriye tıklayarak “Adres Öner”e tıklayınız ve açılan sayfadan aşağıdaki bilgileri giriniz.
  
a) Site Adresi:
Bu bölüme internet sitenizin 
web adresini eklemelisiniz.
b) Site Başlığı:
Site başlıkları arama düzeninde oldukça büyük öneme sahiptir, buna uygun seçimler yapmalı ve sözcüklerin yalnızca ilk harflerini büyük olarak kaydetmelisiniz.
c) Site Açıklaması:
Dmoz’a kayıt yaptırırken, internet sitenizin açıklamasını da girmelisiniz. İnternet sitenizin tanımı, amacı gibi bilgilerin yer alacağı açıklamada herhangi bir yazım, noktalama yanlışı olmamalıdır.
d) E-posta Adresi:
Son olarak Dmoz ile bağlantı kurabileceğiniz ve sürekli kullandığınız mail adresinizi yazıyorsunuz.

Bu başvuru sonucunda, tamamı gönüllü olan editörler tarafından siteniz, en ince ayrıntılarına dek incelenmektedir. Dmoz’un kriterlerine uygun olup olmadığına karar verildikten sonra Dmoz’da uygun görüldüğü takdirde siteniz yer almaktadır.
Kaynak: http://www.ingilizceturkce.gen.tr/Blog/google-optimizasyon/131-dmoz-nedir
Devamını oku...
posted under , | 0 Comments
Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Instagram

Kayıt olmak için E-Posta adresinizi giriniz:

Son Yorumlar

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

Fotoğrafım
Apple of her mum and dad's eye, Yonca came to the world after having 41 weeks and 1 day womb journey and made her beloved ones happy. She was very active inside, so she continues this habit by clapping her hands so many times. Anne ve babasının göz bebeği, şans meleği 41 hafta ve 1 günlük anne rahmi serüveninden sonra dünyaya gelerek sevenlerini sevindirmiştir. İçerideyken kıpır kıpır olan Yonca, dışarıda da bu kıpırtıları bol bol el çırparak göstermektedir.

    Erkut Demirel'in Hikaye Kitaplarından En Çok Hangisini Beğendiniz?