Yorum 0

Soyguncular



       Allahtan mevsim ilkbahar hava da sıcaktı. Yoksa durumları bayağı rezillik olacaktı. Kış kıyamette aç susuz sokak ortasında kalmak! Sanki aynı şeyi düşünüyormuş gibi birbirlerine baktılar. İçlerinden buna da şükür dediler mi? Bilinmez! Aslında durumları şimdi de pek iç açıcı değildi. İkisi de köylüydü ama çiftçilikten pek anlamazlardı, zaten memleketlerinde ekilip biçilecek doğru dürüst toprak da yoktu. Onların ekmeği meralardaydı. Çobanlık! Sırtlarında gocuk ellerinde değnek, yanlarında karabaş kangal köpekler, koca sürüyü önlerine katıp dağ bayır gezerler, su kenarlarında veya çeşme başlarında mola verirlerdi. Güzel günlerdi! Meralar hala oralarda bir yerlerdeydi ama o güzelim kuzulardan artık eser yoktu.
       Şimdi bu koca şehrin isimlerini bilmedikleri yerlerinde haftalardan beri bir o yana bir bu yana aç ve susuz gezip iş ararlarken en düşkün ve acımasız küçük figüranlar bile yanlarına sokulmuyorlardı. Sanki uçsuz bucaksız bir cangıl’da adeta tek başlarına kalmışlardı. Ama gene de en zorlarına giden parasızlık değil, şöyle ağızlarını dayayıp su içecekleri şırıl şırıl akan bir çeşme bulamamalarıydı!
       Kalan paralarının birkaç lirasıyla kahvehanenin önünde duran simitçiden iki simit alıp içeri girdiler. Günün bu saatinde masaların çoğu doluydu. Kenarda köşede kalmış boş bir masaya iliştiler. Az sonra çaylar da gelince kahvaltı etmeye koyuldular.
      -Galiba şehirliler de bizim gibi işsiz, baksana iğne atsan yere düşmeyecek! Sokaklar kahveler her taraf tıkış tıkış!
      -Ben de şimdi onu diyecektim.
      -Biz buradan biran evvel gidelim. Kelin ilacı olsa kendi başına sürer, bunlardan bize ekmek çıkmaz!
      -İyi de nereye?
      -Nereye olursa!
Biraz duraladı sonra kesin kararını vermiş gibi,
      -Buralarda yayla yok, ama orman olabilir!
Yaşça küçük olan biraz şaşırdı.
      -Ne yapıcaz ormanda?
      -Yer içer yatarız, sular da bu mevsim gürül gürüldür be!
Açlık kesin bizimkinin kafasına vurdu diye düşünüp işi alaya vurdu.
      -Anladım, önce yaprakları yiyip üstüne şerbet niyetine soğuk sular içeceğiz! Keşke eskiden yaylalara çıkarken yanımıza eşek yüküyle erzak almasaydık. Koyunlarla beraber bi güzel otlanırdık! Bana bak sabah sabah sen benimle kafa mı buluyorsun?
      -Saçmalama lan! Soygun yapıcaz oğlum, soygun!
Bu defa cidden kafası karıştı. Yüzüne şaşkın şaşkın bakıp,
      -Ne diyorsun sen be?
      -Soygun diyorum soygun! Ormanda adam soyacağız!
      -Ee, yapmadığımız bi bu kalmıştı.
      -Haftalardan beri boğazımızdan dişe dokunur bir şey geçmedi.
      -İyi de sonu ne olacak!
      -Başlatma şimdi sonuna? Zaten böyle devam edersek açlıktan, hastalıktan bir köşede zıbarıp kalacağız! Millet bizi görünce korkudan karşı kaldırıma geçiyor yahu! Şu halimize bak! Leş gibi kokuyoruz, insan içine çıkacak halimiz malimiz kalmadı gayri!
      -Anlamadın! Ormanda soyulacak paralı herifi nasıl bulacağız?
      -Ohoo düşündüğün şeye bak! Eskiden ormanda fakirler otururdu, şimdi zenginler!
Arkadaşının neler de bildiğine şaşırdı,
      -Sen bunları nerden öğrendin? Sürüyü gezdirirken yanında taşıdığın o minicik radyodan mı?
Büyük olan ya sabır der gibi başını iki yana salladı,
      -Hadi haadi oyalanmayalım, ikindiye ancak varırız!
       Ormana ulaşmaları uzun sürmedi. Bulundukları yer zaten şehrin varoşları sayılırdı. Bir süre yürüdükten sonra ana yoldan ayrılıp beton bariyerin ve dikenli tellerin üzerinden aşarak ormanın içlerine sızdılar. Patikayı buluncaya kadar epeyce yürüdüler. Aç ve bakımsız olmalarına rağmen çobanlık günlerinde edindikleri idman onlara bir hayli yardımcı oldu. Sonunda aradıkları gibi bir çeşme başı buldular. Eski günlerde gezindikleri yaylaları hatırlatacak kadar gürül gürül akıyordu. Çeşmenin hemen ardında kalın gövdeli meşe ağaçları dizilmişti. Geldikleri yol yanından uzayıp gidiyordu. Çevrede ne bir insan ne de yerleşim yeri görünüyordu!
       Akşama fazla zaman kalmamıştı. Ellerini yüzlerini yıkayıp kana kana su içtiler sonra yakındaki bir ağaç dibine oturdular. Yola çıkarken ceplerindeki son paralarıyla üç dört tane ekmek biraz domates ve ancak tatmaya yetecek kadar beyaz peynir alabilmişlerdi. Hepsini torbalarından çıkarıp bir güzel yediler. Onlara ziyafet gibi geldi. Keşke çay da olsaydı dediler. Temiz hava her zamanki gibi uykularını getirdi. Ama gene de gök kubbeyi dolduran milyonlarca yıldızı bir süre sessizce seyretmeden uyuyamadılar.
       Ertesi sabah güneş doğarken kuş sesleriyle uyandılar. Orkestranın nağmelerine, çeşmeden akan suyun şırıltısı eşlik ediyordu. İkisi de aylardan beri unuttukları duyguları yüreklerinde
yeniden keşfettiler. Tıpkı akşamki gibi uzandıkları yerde öylece sessiz kalakaldılar. Bütün bunlar yaşanırken sabahın ayazında üzerlerine hafifçe yağan kırağıyı hissetmediler bile! Sanki eski güzel günler geri dönmüş gibiydi.
       Aniden gelen motor sesiyle daldıkları hülyalardan sıçrayarak uyandılar.
      -Ne var ne oluyor?
     -Baksana patikanın ötesinden bize doğru bir araç yaklaşıyor.
Gerçekten de bir kaç yüz metre ilerden siyah renkli gıcır gıcır bir Mercedes cip, yolun bozukluğuna aldırmadan kâh yan yatarak kâh hoplaya sıçraya onların bulunduğu yere doğru hızla yaklaşıyordu.
      -Çabuk, çabuk şu çalıların ardına gizlenelim.
Çeşmenin bitişiğindeki yüksek çalıların arasına hızla girdiler. Mümkün olduğu kadar gözden uzaklaşmaya çalışırken bir yandan da cipi kolluyorlardı.
      -İster misin gelip dibimizde dursun?
      -Ya kalabalıklarsa?
      -Kes sesini! Bak araba duruyor.
Cip, yolun kenarında ancak bir arabanın sığabileceği sert ve düz zeminli yere girip park etti. Ön kapısı açıldı, şoför koltuğundan bir adam yavaşça dışarı çıktı. Ama ne adam! Nerden bakılsa boyu iki metreye yakın, adeta dev gibi, insan irisi, üstünde yepyeni sportif giysilerle bozuk ve çamurlu yoldan dikkatlice karşıya geçip, bunların bulunduğu yere yöneldi.
      -Ulan bu bize doğru geliyor! Gördü mü ne?
      -Sanmam su içmeye geliyordur.
      -Yok, daha neler! Arabaya bi baksana bunda su olmaz olur mu?
      -Daha iyi ya gelsin hemen şuracıkta soyarız!
      -Ulan kör manyak! Herifi görmüyor musun? Valla o bizi soyar!
Birden üzerlerinde hiç paraları kalmadığını hatırlayıp,
      -Donlarımıza kadar neyimiz var neyimiz yok alır bu ayı!
      -Doğru valla! Bizim oralardaki ayılar bunun yanında kedi yavrusu gibi kalır. Ellerinin büyüklüğüne bir bak! Amele küreği gibi, bi vursa ikimizi birden devirir.
      -Çabuk! Herif buraya gelmeden sen şuna ben yanındakine, tırman tırmanabildiğin kadar,
       Köyde daha parmak kadar çocukken bağ bahçelerdeki ceviz ağaçlarının üstlerinden inmez, tırmanma işinde sincaplarla bile yarışırlardı. Şimdilerle biraz zorlansalar da korku belası, o daha çeşmenin yanına gelmeden bunlar bayağı yükseldiler. Adam ne çeşmeye ne de akan suya baktı! Doğruca ağaçların dibine gelip başını kaldırdı ve selam sabah demeden her şey sanki çok normalmiş gibi sakin bir sesle:
      -Arkadaşlar az önce buradan geçen beyaz bir cip gördünüz mü? Diye sordu.
İkisi birden aynı anda sanki sözbirliği etmiş gibi,
      -Hayır! Görmedik. Dediler.
Adam kendiyle konuşuyormuş gibi “Hay Allah telefonu kapalı, arabası da sitenin oto parkında yok! Sanırım gece yarısı çıkıp gittiler.” Sonra yeni farkına varmış gibi,
      -Sahi siz sabahın köründe ağaç tepelerinde öyle ne yapıyorsunuz?
Küçük olanın nutku tutulmuştu, oturduğu dalın üzerindeki yapraklar hiç rüzgâr esmediği halde tir tir titriyordu. Bu yüzden hiç cevap veremedi. Ama öbürü bir şeyler söyleme gereği hissetti.
      -Şey! Biz akşamdan geldik. Şifalı bitkiler topluyoruz, malum kırağı kalkmadan önce başlamak lazım. Geç bile kaldık, çok işimiz var çok! Müsaadenizle, dedi.
Sonra sanki her şey normal ve böyle olması gerekiyormuş gibi sağında solundaki filizleri aceleyle koparıp ceplerine doldurmaya başladı. Adam bunları deli sanmış olmalı ki “Allah akıl versin!” Makamında kollarını iki yana açıp başını salladı. Sonra arabasına binip uzaklaştı.
       Ne olur ne olmaz, diye bir süre daha ağaçta kaldılar. Sonunda büyük olan arkadaşına başıyla işmar etti. Sessizce aşağı inip arabanın gittiği yönün aksi istikametine doğru hızlıca uzaklaştılar.
Devamını oku...
Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Instagram

Kayıt olmak için E-Posta adresinizi giriniz:

Son Yorumlar

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

Fotoğrafım
Apple of her mum and dad's eye, Yonca came to the world after having 41 weeks and 1 day womb journey and made her beloved ones happy. She was very active inside, so she continues this habit by clapping her hands so many times. Anne ve babasının göz bebeği, şans meleği 41 hafta ve 1 günlük anne rahmi serüveninden sonra dünyaya gelerek sevenlerini sevindirmiştir. İçerideyken kıpır kıpır olan Yonca, dışarıda da bu kıpırtıları bol bol el çırparak göstermektedir.

    Erkut Demirel'in Hikaye Kitaplarından En Çok Hangisini Beğendiniz?