Yorum 0

Aykırı İşler



       Ortadaki masa muşamba örtüyle kaplıydı. Boş kristal vazoyu saymazsak üzerinde ancak beş on zeytin alabilen küçük bir kâse, sağa sola rastgele bırakılmış üç beş ekmek dilimi ve iki çay bardağından başka şey yoktu. Çift kişilik ahşap karyola ve üzerindeki yün yatak, iki koltuk, birkaç sandalye, küçük ama şirin gardırop, şu anda yanmayan borulu gaz sobası, temiz perdeler ve ahşap zemine boylu boyunca serilmiş Isparta halısı görüntüyü tamamlıyordu.

       Üç katlı ahşap evin girişindeki bu küçük oda, selamlık gibi bir yerdi. Kapısının bitişiğinde tuvaleti, binanın bahçeye bakan tarafında taşlığı, çamaşır için su ısıtmaya veya yemek yapmaya uygun büyücek bir ocağı vardı.

       Kapı açıldı, genç kadın bir elinde çaydanlık, öbür elinde demlikle içeri girdi. Kapıyı ayağıyla kapatıp masaya yöneldi ve çayı bardaklara dökmeye başladı.

      -Taşlıkta dondum valla, gene burası bir derece!

Giyinmeye devam eden genç adam cevap vermedi. Orta boylu, atletik yapılıydı. Arkadaşları ona boksör Kemal derlerdi. Hiç spor yapmamıştı, bu yüzden takılan lakaba anlam veremiyordu, ama hoşuna gittiği için hiç itiraz etmemişti. Kim bilir, belki de yaptığı ağır ve yorucu iş onu böyle güçlü kuvvetli yapmıştı.

      -Şu cama bak, kardan buzdan dışarısı görünmüyo!

      -Ben çıkıyorum. Karaköy’e gideceğim, yakıt dağıtım işinde çalışan bir firma tanker şoförü arıyormuş, gidip bi bakacağım.

      -Gaz bitti! Evde yiyecek bir şey kalmadı. Vallahi bunları da annemden getirdim.

Adam gene cevap vermedi. Kadın devam etti.

      -Ha! Ev sahibi Şükran teyze şikâyet ediyor. Kocasından dul maaşı olmasaymış aç kalırmış! Biliyorsun dört aydır kirayı veremiyoruz.

Sessizce gözlerinin içine baktı ama kadın bakışlarını kaçırdı, dönüp masayı toplamaya başladı. Oyalanmadan odadan çıkıp pabuçlarını giydi. Sokağa çıkınca atkısını düzeltmeyi, paltosunun yakasını kaldırmayı ihmal etmedi. Kar gerçekten de kuvvetli atıştırıyordu, doğruca Akaretler’deki tramvay durağına yöneldi.

***

       Ne caddede ne durakta kimseler yoktu. Allahtan çok beklemedi, 22 numaralı Bebek- Eminönü tramvayı Ortaköy istikametinden göründü. Çarşı girişine geldiğinde çan çaldı, o da eliyle işaret etti. Araç yavaşladı ve tam önünde durdu. Arka tarafa yöneldi, el tutamağını

yakalayıp açılır kapanır demir kapının aralığından kendini sahanlığa aldı. Dondurucu soğuğa rağmen burada yolculuk yapan iki çift vardı. Genç kadın ve erkek dünyayı umursamıyorlardı. Isınmak ister gibi birbirlerine sıkıca sarılmışlardı, neredeyse dudak dudağıydılar. Diğer kapının yakınındaki çift ise başka bir âlemdi. Kürk mantolu bu iki genç bayan da tıpkı ötekiler gibi sarmaş dolaş ve yanak yanağıydı, hatta yüzü kendine dönük olanın gözleri yarı aralıktı. Her iki çift de yeni geleni görmüş olmalarına rağmen hiç istiflerini bozmadılar. “ Vay be ne hale geldik! Eviniz barkınız yok mu sizin? ” “Biraz daha eğleşirsem beni de aralarına alır bunlar!” Diye aklından geçirip üstünde Fransızca yazılar olan mavi camlı kapıdan içeri girdi.  

       Vagonun öne ve arkaya dönebilen tek sıralı koltukları doluydu. Ayaktaki yolcular iki sıra yan yana dizilmiş dalgın gözlerle dışarıyı seyrediyorlardı. Mümkün olduğu kadar insanları rahatsız etmemeye çalışarak öne doğru ilerlemeye başladı. Yanaşabileceği boş bir yer bulamadı, birden az ilerisindeki kalın pilot montlu adamın cüzdanının neredeyse düşmek üzere olduğunu fark etti. Bir hayli şişkin oluşu da ayrıca dikkatini çekti. Hemen yanındaki kısa boylu, zayıf, çiroz gibi bir herif kendisi gibi durumun farkındaydı.“Acaba uyarsam mı? ” diye düşündü, ama sonra vazgeçti, çaktırmadan izlemeye başladı.

       Fazla beklemedi. Kısa boylu adam ince vücudunu hafifçe geriye atıp sol elini cüzdana uzattı ve kaşla göz arasında çekip aldı. Sonra işkillenip gören oldu mu diye belli belirsiz etrafa şöyle bir bakınca göz göze geldiler. Artık ikisi de birbirlerinin farkındaydılar. “ Bu iyi olmadı. Beni fark etti, ama olsun, ulan hırsız bücür! O paraları sana yedirmem.”

       Tramvay Tophane’ye yaklaşınca yankesici kapıya doğru ilerlemeye başladı. Boksör Kemal’in gözü cüzdana kilitlenmiş gibiydi, ardından seğirtti. Bu sırada araç durdu. Adam kapıyı bir çırpıda açıp kendini ön sahanlığa, oradan da eşiğe bile basmadan doğruca kaldırıma attı. Sonra da ardına bile bakmadan yokuş yukarı koşmaya başladı. Bunu o kadar çabuk yaptı ki Vatman hayretinden kasketini çıkarıp ensesini kaşıdı. Tam valfı açıp hareket edecekken bu defa diğeri yanından ok gibi geçip tramvayın gittiği yöne doğru eşikten atladı ve sonra da var gücüyle herifin peşinden koşmaya başladı. Üzerindeki devlet malı kalın giysilere rağmen soğuktan eli ayağı donma noktasına gelmiş çilekeş görevli bu defa sunturlu bir küfür savurdu.

      -Hastir oradan! Şeyin çocuğu! 

***

       Birkaç sokak ilerde yankesiciye iyice yaklaştı. Neredeyse ensesinden tuttu tutacak! Herif bunu sezmiş olmalı ki aniden zınk diye durdu. Dönüp gözlerini yüzüne dikti.

      -Yakaladım seni hırsız bücür!

Bir adım sokulup elindekini Kemal’e uzattı, bunu yaparken içi tıka basa para dolu cüzdanı iki eliyle iyice açmayı da ihmal etmedi. O güne kadar hiç görmediği mor beş yüzlüklere sanki büyülenmiş gibi bakıyordu.

      -Ağabey işte hepsi burada, istediğin kadar al!

Daha yakından bakıp miktarı anlamak istermiş gibi hafifçe eğildi. İşte o an olanlar oldu. Herif adeta sıçrayıp şiddetli bir kafa attı. 

      -Ah!

Boksör Kemal sendeleyip yere yıkıldı. Ağzı burnu kan içinde kalmıştı. Görebildiği son şey adamın yüzündeki alaysı ifadeydi. Yankesici cüzdanı dikkatlice cebine yerleştirdi, sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi sakin adımlarla köşeyi dönüp gözden kayboldu. 
Devamını oku...
Yorum 0

Garip Evlilikler Dosyası



       Lobide hizmet eden garson çayları pencere önündeki masaya bırakıp uzaklaştı. Kristal bardakların yanında ne kaşık, ne şeker vardı.
      -Ben sıcak içmem, iyice soğuturum.
Saçları ak pak olan:
      -Ben de! Diye karşılık verdi.
Bir süre beklediler, sonra soğumuş şekersiz çaylarını yudumlamaya başladılar.
       Yaşlı adam birkaç yıldan beri kış günlerini Tünelin arka sokaklarından birindeki bu mekânda geçiriyordu. Çoğu zaman sabah kahvaltısı da dâhil öğlen ve akşam yemeklerini burada yer, vaktinin çoğunu yeni tanıştığı ahbaplarla geçirirdi. Ama bu gün hiç keyfi yoktu, suratından düşen bin parçaydı.
      -Valla hayatımdan bıktım üstat! Artık eve yatmadan yatmaya gidiyorum.
Beriki bir şey demedi ama ne oldu gibilerden merakla baktı.
      -Yıllardır rahat huzur yok! Ne desem aksi ne söylesem yanlış, ağzımı açıp iki kelime edemiyorum. Bıktım usandım bu kadından yahu! Kızınca ciyak ciyak bağırması, ardından saçımı senin için süpürge ettim makamından ağlayıp zırlaması yok mu? Yahu oturup ziyan olan hayatımıza biz de mi ağlayalım?
 Arkadaşı hayretle baktı. Fakat o kaldığı yerden devam etti.
      -Otuz yıldır bir gün bile rahat yüzü göstermedi. Yaşlanınca olgunlaşır, biraz durulur dedim ama ne gezer! Bayrakları iyice açtı. Valla tansiyonum, şekerim çıkacak!
Yaşlı adam bu minval üzere konuştukça rahatladı, rahatladıkça konuştu. O kadar coşmuştu ki sanki eşiyle geçirdiği son otuz yılını tarihteki yüzyıl savaşları gibi anlatıyordu. Genç olanın dikkati iyice dağılmış, üzerine derin bir rehavet çökmüştü. Göz kapakları önce hafiften sonra iyice kapandı.  
       Kendisinin de tahmin edemediği bir süre sonunda birden sarsılarak uyandırılmışçasına, gözlerini faltaşı gibi açtı ve
      -Kadınlarla çok konuşuyorsunuz hocam! Deyiverdi.
Sustu, cevap vermedi. Ama o devam etti.
      -Dalmışım geç kaldım, hanım çoktan eve gelmiştir.
Hesabı ödemeye davrandı. Yaşlı olan,
      -Ben hesabı ödedim dedi.
Hoşça kal bile demeden adeta koşar adım uzaklaşıp lobiden çıktı.
****
       “Birader adam lafı uzattı da uzattı! Geç kaldım. Semahat çoktan gelip, bilgisayarda çalışmaya başlamıştır. Allahtan yemeği sabahtan hazırladım.” Evini, işini, aile hayatını seviyordu. Psikologdu, fakat mesleğini yapmıyordu. Evlendiğinde otuz beşini geçkindi ama artık kırk beşine merdiven dayamıştı. Kendi gibi eşi de pek konuşkan değildi. Belki bu yüzden dostları sohbetlerini öve öve bitiremezlerdi. Karısı sanatkârdı ve mesleğinde kariyer yapmış bir akademisyendi.
       “ Bu yaşa gelmiş hiç öğrenemeyecek yahu! Kadınlarla her şey konuşulmaz. Herif, durmadan vır vır bir şeyler anlatıp duruyor. Maşallah bilmediği de yok. Velev ki söylemlerin doğru bile olsa, karşı cinsle bu kadar çok konuşulmaz!”
      -Ukala!
Bu son kelime biraz yüksek perdeden çıkınca, kendi kendine konuştuğunu gören var mı diye ikirciklendi. Etrafına şöyle bir bakındı. İnsanlar kendi dünyalarında sağından solundan umursamazca akıp gidiyorlardı. Bir an evvel evine ulaşmak istediğinden adımlarını sıklaştırdı.  
****
       Zili çalmadı, kapıyı anahtarıyla açtı. Eşi diz üstü bilgisayarını salondaki büyük sehpanın üzerine koymuş, her zaman ki gibi çalışıyordu.“Bu defaki seminer kesin Afrika’da!” Hafifçe tebessüm edip eliyle belli belirsiz selamladı. Kadın şöyle bir baktı, sonra tekrar önündeki işine döndü. Sadece sol kolunu ileri doğru uzatıp üstünde sumenden başka bir şey olmayan çalışma masasını işaret etti. Adam ne oluyor gibilerden eşine baktı. Kadın bu defa elinin parmaklarını aşağı yukarı oynatmaya başladı. Sanki sumeni açmasını istiyor gibiydi. Fakat gözlerini bilgisayarından hiç ayırmıyordu. Kocası sonunda kapağı kaldırdı ve dosya kâğıdının kenarından özensizce yırtılmış küçük kâğıt parçasını gördü. Üzerinde kargacık burgacık yazılmış kısacık bir not,“Bu beraberliği daha fazla sürdüremeyeceğim. Ayrılmak istiyorum!” İlk anda tam bir şok yaşadı. Hatta gözlerine inanamadı, doğru anladım mı diye birkaç kere okudu. Zaten az konuşurdu. Bu yüzden o anda söyleyecek söz bulamadı ama “Madem istemiyor, uğurlar olsun!” Diye düşünüp nedenini sorgulamadı. Doğruca mutfağa yöneldi, sağa sola dağılmış birkaç kirli tabağı görünce “Pişirdiğim yemeği yemiş!” Diye söylendi. “ Ben bu durumda kesinlikle onun yaptığı yemeği yemezdim.”

       Yatak odasına geçip çamaşırlarını aceleyle büyücek bir valize yerleştirdi. Bir Allahaısmarladık bile demeden geldiği gibi sessizce çıkıp gitti. 
Devamını oku...
Yorum 0

Çiçekler ve Yağmacılar



       Yazdan kalmış sıcak bir eylül gününün akşamüzeri, sivri burunlu eski Desoto kamyonet Ortaköy sırtlarında brandası yamalı, derme çatma manav çadırının önünde yavaşlayıp durdu. Şoför aşağı indi. Kasketini kaldırıp, eliyle alnında biriken terleri sildi. Gür saçlı, kalın siyah bıyıklı genç biriydi. Sert bakışlı ve atletik görünüşlüydü. Yaptığı ağır işe uygun olduğu belliydi. Kirden ve yağdan rengi siyaha dönmüş, yıpranmış ağaç takozu arka tekerleğe dikkatlice dayadı. Sonra geri dönüp yüzüstü koltuğa uzandı. Bir süre etrafı karıştırdıktan sonra sonunda aradığını buldu. Doğrulup aracın kapısını yavaşça kapadı. Kamyonetin etrafından dönüp örme filesiyle manavın karşısına dikildi.
      -Buyurun Cezmi Bey! Nerelerdeydiniz?
      -Her zamanki iş güç, çalışıyorum be Hasan! Meyve almadan geçmek istemedim.
 Benim küçük kız kavak incirlerini çok seviyor!
      -Sana en iyilerini seçip veririm.
Duraladı.
      -Ne kadar olsun?
      - Birer buçuk kilo, şu Çavuş üzümünden de ver.
      -Emrin olur!
       Filenin dibine eliyle seçtiği taze mısırları doldurdu. Manavın kesekâğıtlara koyduğu incir ile üzümü de torbanın içine atınca  “Gerisini zaten Semahat Beşiktaş pazarından alır.” Diye düşündü. Adamın parasını ödeyip kamyonete yöneldi. Tam kapıyı açıp içeri geçecekti ki tek tük gecekonduların olduğu yolun yukarı kısmından kavga gürültüye benzeyen bağırış çağırışlar duydu. Oysa az önce buradan geçerken “Ortalık ne kadar sessiz ve dingin” diye aklından geçirmişti. “Acaba düğün dernek olabilir mi? ” Dönüp manava sormak istedi. Fakat adamcağız zaten yanına gelmiş, tıpkı onun gibi olan biteni anlamaya çalışıyordu.
      -Bunlar da nerden çıktı yahu? Ellerinde bayrak filan da var!
      -Kazma kürek sapları, boy boy sopalar, demir çubuklar, yahu demir kesme makasları bile var! Öyle otuz kırk kişi de değil! Yolun köşesinden ha babam de babam geliyorlar.
Manav boş bulunup birden,
      -Aboovv!
Diye bir çığlık attı.
      -Bunlar eşkıya gari! Şehri basmışlar! Lüverleri de vardır. Baksana Stavro’nun camını çerçevesini indiriyorlar.
Şoför Cezmi, ülkeyi kamyonuyla defalarca dolaşmış, çok yer görmüş, çok insan tanımıştı. Ama şu an gördüklerinden nutku tutulmuş gibiydi. Öylece durmuş, olan biteni seyrediyordu.
      -Şimdi de Yorgo Efendinin evine saldırdılar. Aman Allah’ım neler oluyor!
       Manav geri dönüp palaya benzeyen iri karpuz bıçağına baktı. Gelenlerin ardı arkası kesilmiyordu. İşin kötüsü ana gurup onlardan ayrılmış, bulundukları yere doğru ilerliyorlardı. Cezmi adamın niyetini anlamış gibi:
      -Aklından bile geçirme! Otur oturduğun yerde. Sayıları nerdeyse bine yaklaştı, belki de geçti.
Kamyonetine aceleyle binerken ilave etti.
      -Beklemeye gelmez, ben Vasil’e gidiyorum!
       Bu aralar Vasil’e çalışıyordu. Her akşam iş bitiminde arabasını çiçek bahçesinin önüne bırakıp dere boyundan yürüyerek caddeye çıkar oradan Eminönü tramvayına binip Beşiktaş’taki evine giderdi. Ertesi sabah aynı terane bu defa tersten başlardı. O zamanlar Vasil Efendi ülkenin bir numaralı çiçekçisiydi. Ortaköy Dereboyu’nun ilerisinde bir yerlerde her türlü çiçeği yetiştirirdi. Memleketin bütün zengin ve saygın şahsiyetleri ondan çiçek alırdı. İstanbul ve Ankara’daki beylere, hatırı sayılır devlet erkânına, politikacılara, milletvekillerine, bakanlara çiçek satar, hatta yurt dışına bile gönderirdi. Yaptığı işi sever, sevdiği için yapardı. Çiçeklerine tutkuyla bağlıydı. Bahçesinde çalışırken kendini unutup yetiştirdiği envai çeşit çiçekleri ve fidanlarıyla konuştuğu söylenirdi. Önceleri buna inanmamıştı ama mal yüklemeye gittiği bir gün kendi gözleriyle de görünce şaşırıp kalmıştı.
****
       Kamyonet bozuk yolda tozu dumana katarak hızla yaklaşıyordu. Bekçi kulübesinin önünde saksılara dikilmiş yüzlerce çiçeği yan yana dizmeye çalışırken yorgunluktan beli tutulan Aleko ve envai çeşit bitkinin arasında oraya buraya dağılmış işçiler kamyoneti tanıdı ama bu telaşa bir anlam veremediler. Zaten yaşlı motorun gürültüsünü duymamak mümkün değildi. Kan ter içinde ırgat gibi çalışan Vasil Ustadan başka herkes şimdi o yöne bakıyordu. Kapıya yaklaştığında ani bir dönüşün ardından sert bir fren yaptı. Göz gözü görmez olmuştu! Bu hengâmede arabanın eski model kornası birkaç kere acı acı öttü. Sonra da Cezmi kapıyı açıp kendini dışarı attı.
        Olanların en son farkına varan Vasil ustaydı ama ilk toparlanan gene o oldu. Avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.
      -Ne oluyor kuzum! Bu ne telaş? Her yanı toz toprağa buladın! Yok isem tabakhaneye yetişeceksin nedir?
Çiçeklerine hayran hayran baktı,
      -Güzellerimin piskolocisini bozacaksın!
Birbirlerini onbeş seneden fazla tanırlardı ve aralarındaki yaş farkına rağmen oldukça samimi idiler. Yüzünün sapsarı halinden ciddi bir şeyler olduğunu sezdi. Aleko meraklanıp yanlarına gelmişti.
      -Eğer hemen bir şeyler yapmazsan tepelerden buraya doğru inen yüzlerce çapulcu güzellerinin sadece psikolojisini bozmakla kalmayacak, başka şeyler de yapacak!
Vasil Usta şaka mı yapıyor diye bir kere daha Cezmi’nin yüzünü baktı ama hayır, az öncekinden de ciddi görünüyordu.
      -Bugüne kadar böyle bir şey görmedim. Stavro’nun dükkânıyla Yorgo’nun evini yerle bir ettiler. Tanımadığım birkaç Rum daha vardı. Kıra yıka buraya doğru geliyorlar.
      -Kim bunlar vire?
      -Bilmiyorum!
      -Güpegündüz yahu! Gözleri mi dönmüş bunların.
O ana kadar dinlemede olan Aleko lafa karıştı.
      -Bir yerlerden para bulup verelim, belkim savuşur giderler.
      -Belki! Ama çok vakit yok. Akşama bir şey kalmadı. Gündüz buna cüret eden gece neler yapmaz!
Şöyle bir soluklanıp devam etti.
      -Benim ev kiliseye yakın. Karım ve iki kızım evde yalnız, yanlarında olmalıyım.
Cevabı beklemeden arabasına bindi.  Motoru çalıştırdıktan sonra son kez Vasil Ustaya dönüp,
      -Ne yapacaksan çabuk yap! Dedi.
Bu defa kamyoneti her zamanki yerine bırakmadı. Yapabildiği en yüksek hızla Beşiktaş istikametine yöneldi.
      -Aleko çabuk arabayı getir! Gidiyoruz.
Yepyeni 55 model Chevrolet birkaç dakika sonra Cezmi’nin kamyonetinden çok daha hızlı Ortaköy’e doğru yola koyuldu.
****
       -Burada çok bi şey yok.
       -Olur mu be Vasil! En az yirmi, otuz bin lira var.
      -Hepsini deftere kaydettin mi?
      -Merak etme! Yeter ki işe yarasın.
Vasil Usta, başını iki yana salladı,
       -Haklısın, bi de o var!
Bayağı itibarlıydı. Kısa sürede borçlu, tanıdık, arkadaş, eş, dost hepsini dolanıp yarım saat içinde bu kadar toplayabilmişti. Şimdi son sürat bahçeye dönüyorlardı.
      -Valla Cezmi’den bile süratli geldik!
      -Aman tanrım Aleko, ilerden gelenleri görüyor musun?
       Manzara Cezmi’nin az önce anlattıklarından farklı değildi ama sayıları çok daha fazla görünüyordu. Adamın bir anda beti benzi attı. Vasil Usta da ondan iyi görünmüyordu. Çalışanlar çoktan savuşup gitmişlerdi. Arabadan indi fakat uzaklaşmayı göze alamadı. Zaten kalabalık nerdeyse bahçe kapısına dayanmıştı.
      -Aleko! Sen akıllı adamsın. Gözünü seveyim git şu heriflerle konuş, ne isterlerse ver. Yeter ki kurtar güzellerimi, çiğnetip yoldurma!
O ana kadar hala arabada oturan Aleko aşağı inip,
      -Merak etme usta! Dedi.
Sonra yavaş ama kararlı adımlarla en öndekinin tam karşısına geçince tuhaf bir durum oluştu. Herif iriyarı, kumral biriydi. Aniden durunca arkadaki yüzlerce çapulcu da oldukları yerde kaldılar. Aleko sanki koluna girecekmiş gibi yapıp kulağına eğildi, fısıl fısıl bir şeyler söyledi. Herif önce şöyle bir irkildi, hemen geri döndü,  arkasındaki beş on adama işmar edip yanına çağırdı, kollarını da iki yana açıp adeta hepsini kucaklarmış gibi bir daire oluşturdu. Aralarında biraz konuştuktan sonra tamam makamında başını salladı. Beraberce arabaya yöneldiler. Aceleyle kesekâğıdına doldurduğu paraları arabanın açık kapısından uzanıp aldı sonra yardımcısına verdi.  O da çapulcu başına! Kaşla göz arasında paraları paylaştılar sonra sanki yürüyüşe çıkmışlar gibi bahçenin önünden geçip gittiler.   
       Vasil Usta derin bir oh çekti. Yüzü eski rengini aldı. Birkaç metre ötedeki bekçi kulübesine yöneldi. Masanın üzerindeki sürahiden her iki bardağa su doldurdu. Birini hemen eşikte bekleyen yardımcısına uzattı, diğerini bir dikişte içip bitirdi.
      -Sağ ol Aleko senin sayende…
Sözünü tamamlayamadı. Yardımcısı ne bardağı elinden alıyor, ne de onu dinliyordu. Sanki donmuş gibi gözlerini ilerde bir noktaya dikmiş kımıldamadan, hatta nefes bile almadan öylece duruyordu. Vasil Usta bulunduğu yerden bir şey göremiyordu. Kapı eşiğini atlayıp yanına geldi.
      -Tanrım! Aman Tanrım, işte şimdi hapı yuttuk!
Karşı tepelerden yeni bir insan seli aşağıya doğru adeta akıyordu. Sayıları az öncekilerin belki birkaç misliydi. Elindeki bardakları aceleyle eşiğin kenarına bıraktı. İki eliyle arkadaşının koluna yapışıp var gücüyle sarstı.
      -Toparlan Aleko kendine gel!
Şaşkın şaşkın yüzüne baktı,
      -Çabuk! Çabuk arabaya atla, savuş git buradan.
      -Ya sen ne yapacaksın?
      -Birinin kalması lazım, hem bu benim bahçem! Güzellerimden ayrılamam.
Adamı hala karar veremiyordu, bağırmaya başladı.
      -Konuşacak vakit yok! Görmüyor musun? Herifler nerede ise koşarak geliyorlar. Bu gidişte arabadan da olacağız.
Aleko yerinden ok gibi fırlayıp mavi Chevrolet’ye atladı, kontağa basıp gaza öyle bir yüklendi ki bir anda gözden kayboldu. Vasil Usta bekçi kulübesinden uzaklaşıp az ilerdeki büyük dut ağacının gölgesine sığındı, az sonra olacakları kenardan, yapayalnız ve çaresizlik içinde izlemeğe koyuldu.
      Yağmacılar dört bir yandan telleri aşıp bahçeye girmeye başladılar. O güzelim çiçekleri köklerinden koparıyorlardı. Üzerlerine küreklerle, sopalarla vuranlar da vardı, hele koca koca saksıları yere öyle bir çalışları vardı ki! Parçalanan saksıların içinden fırlayan zavallı çiçekler diplerindeki toprakla beraber yerlere saçılıyordu. Bu kadarla kalsalar gene iyi, darmadağın olan çiçekleri ayaklarının altında sigara izmariti ezer gibi bastıra bastıra eziyorlardı. Son olarak bekçi kulübesi de bu kıyımdan nasibini aldı. İşleri bitince viraneye dönen bahçeyi terk edip tıpkı geldikleri gibi bağıra çağıra gittiler. Olan biteni dut ağacının altından izleyen adamı ne hikmetse görmediler.
       Daha fazla duramadı, yere çöküp sırtını ağaca dayadı, ayaklarını da toprağa boylu boyunca uzattı. Bir süre bu vaziyette kaldı. Güneş batmış, hava iyice kararmıştı. Gecenin karanlığında Dereboyu’ndan hala bağrışlar çağırışlar geliyordu. Yanaklarından aşağı süzülen gözyaşlarını eliyle sildi. Toparlanıp kalktı, öylesine, amaçsızca yürümeye başladı.         
       Vasil Usta bu olaydan sonra fazla yaşamadı. Hastalanıp yatağa düştü ve birkaç ay içinde öldü.
Devamını oku...
Yorum 0

Avukat ve Müvekkili


       Fuat Beyin anısına,
       Haydar Paşa garının rıhtıma bakan merdivenlerini çıkarken birden durdu, dönüp karşı kıyıya baktı sonra kendi kendine “İstanbul” diye mırıldandı. Bu şehirde doğup büyümüştü. İlk avukatlık deneyimlerini yaşadığı adliye binası, en kötü yıllarını geçirdiği Sultanahmet cezaevi ve mesleğini sözüm ona icra ederken odalarından birini büro diye kullandığı, duvarları kir pastan kararmış, sıvaları dökülmüş tarihi han ve diğer iyi kötü anıları, işte hepsi oradaydı. Gün batımının bu kızıl anında heybetli gar binasının kıyısından ne kadar da görkemli görünüyordu. Şimendifer düdüğünün tiz çığlıkları taş duvarlarda yansıyınca birden irkilip içeri girdi. Doğruca bilet gişelerine yöneldi.
       Ankara ekspresi peronda bekliyordu, sağa sola bakarak ilerlerken tarihi restoranın önüne gelince durup içeriye bir göz attı. “Saat erken daha kalabalık yok!” Yanaşıp kapıdaki yemek listesini incelemeye koyuldu. “Fiyatlar pek pahalı sayılmaz.” Göztepe’deki evine gitmek için her akşam buradan geçtiği halde oturup bir lokma bir şey yiyememişti. İlerdeki büfeden iki tane simit, biraz peynir ve helva aldı sonra doğruca trene yöneldi.  Kapkara heyula gibi lokomotif bacasından duman, pistonlarından buharlar püskürterek hareket saatini bekliyordu. Makinistlerin son kontrolleri telaşla yapmalarından zamanın daraldığı belliydi. Beklemeden vagona bindi, kompartımanı bulması zor olmadı. “Pencere kenarı, ters de değil, bu iyi oldu.” Paltosunu kasketini asıp yerine oturdu. “Kimseler yok, yalnız yolculuk yapacağım galiba! Davaya hazırlanayım bari.” Tren hafifçe bir sarsıldı sonra hareket etti. Pistonların gürültüsü önce yavaştan sonra hızlanarak geliyordu. Hoşça kalın veya elveda anlamına gelen aynı acı çığlık yeniden duyuldu. “Bakarsın ilerde binenler olur. En iyisi kimseler gelmeden yemeğimi yiyeyim.”
***
       Tek parti dönemi kapanıp çoğulcu rejime geçilince çeşitli siyasi görüşteki partiler ardı ardına sökün etti. Çiçeği burnunda genç avukat bu partilerden sosyalist olanına önce üye oldu, kısa süre sonra yöneticilerinden biri, ama cicim ayları fazla sürmedi. Aniden rüzgârlar değişti! Mahkemeler, tutuklamalar, nihayetinde mahkûmiyet kararları. Kendisini doğru düzgün savunamadığı gibi, buna imkân da bulamadı! Her şey olup bittikten sonra geriye hicran, kaybolan yıllar, bozulan sağlık ve kırlaşmış saçlar kaldı, bir de bu olup biteni hak etmediği düşüncesinin içinde yarattığı isyan! Bu duyguyu kalbinin bir köşesinde hayatı boyunca hep sakladı.
       Neyse ki eşi çevrede aranan bir terziydi. Annesinden kalma eski dikiş makinesinin başında sabahlara kadar çalışıp hünerini kumaşlara döktü, kimselere muhtaç olmadan evinin nafakasını çıkardı. Tutuklandığında yürümeyi yeni yeni öğrenen çocukları, çıktığında ilkokulu bitirmek üzereydiler.      
       Elli’li yılların sonlarına doğru işleri biraz yoluna girmiş, çok olmasa da para kazanmaya başlamıştı. Ulviye hanım artık çalışmıyordu. Yeni bir kıyafet diktirmek için arayıp soranları kibarca geri çeviriyordu. “Çok yoruldum, artık çalışmıyorum.” Hemen arkasından gülerek ilave ediyordu  “Gözlerimi dinlendiriyorum!”
***
       Akşam yemeği niyetine yediği peynir, helva ve simidin kırıntılarını açılır kapanır masanın üzerine yaydığı gazetenin içinde topladı. Karaköy’de seyyar satıcıdan aldığı elmayla portakalın kabuklarını küçük Sürmene çakısıyla soyup kırıntıların üzerine bıraktı. Meyveleri tadını çıkararak bir güzel yedi.  Sonra gazeteyi buruşturdu, camı aralayıp dışarı fırlatırken soğuk havayı yüzünde hissetti. Lokomotifin bacasından çıkan kurum saçlarına çarptı, gözüne kaçmasın diye pencereyi aceleyle kapadı. Bu kısa zaman diliminde pistonların ve dingillerin ritmik gürültüsü kulağına gecenin sessizliğini bozan hoş bir nağme gibi geldi. Hava iyice kararmış, yol boyunca dizilmiş evlerin ve sokak lambalarının solgun ışıklarından başka görebileceği bir şey kalmamıştı. Kalkıp elektrik düğmesine bastı, sonra evrak çantasını açıp müvekkilinin dosyasını çıkardı, okumaya başladı.
       Müvekkili taksi şoförüydü. Olayın yaşandığı o gece durakta geç saatlere kadar beklemesine rağmen gelen giden olmamıştı. Toparlanıp evine gitmek üzereydi ki karşı kaldırımdan genç bir adamın aceleyle bulunduğu yere doğru geldiğini görünce camı araladı.
      -Boş musunuz?
Başını evet makamında salladı. Beriki kapıyı açıp yanına oturdu.
      -Şu birkaç sokak ötede bir yere uğrayıp sonra eve bırakacaksın.
Çocuk biraz heyecanlı görünüyordu ama önemsemedi!
      -Olur. Dedi.
Fakat birkaç sokak dediği birkaç kilometre çıktı! Sonunda durdular.
      -Bak, karşı evin sahanlığında bir kız elinde eşyalarla bekliyor alıp geleyim, bi dakika sürmez.
Bu defa hiç sesini çıkarmadı, genç adam eve doğru adeta koşar adım gitti. Dönüşte ikisinin de elleri doluydu. Erkek büyücek bir valizi taşıyordu, ama kızın halinden elindeki koca bohçayı taşımakta hayli zorlandığı belliydi. Arabadan çıkıp arkaya yöneldi. Bagaj kapağını açıp bekledi, delikanlı önce elindeki valizi sonra kızın bohçasını zorlukla yerleştirdi. Şoför kilidin kapanıp kapanmadığını eliyle kontrol ettikten sonra yerine geçip oturdu. Yolcular da arka koltuğa geçtiler. Tam kontağa basıp hareket edecekti ki, dikiz aynasından bakıp “Nereye” diye sordu ama cevabı duyunca arabaya aldığına bin pişman oldu. Gidecekleri yer şehir merkezinden hayli uzakta varoşlarda kalmış, sözüm ona bir yerleşim yeriydi. O günlerde bırakın yol, elektrik ve suyu evlerin çatıları bile yoktu! Bir sürü taksitle aldığı Dodge marka arabası oralara sürülmeyecek kadar yeni sayılırdı ama gecenin bu geç vaktinde onları yollarda bırakmak istemedi. Zaten bu saatten sonra müşteri bulması da zordu. Çukurlara gire çıka sonunda tam olarak bitmemiş tek katlı bir evin önünde durdular. Genç adam parayı ödedi, bagajdan eşyalarını alıp şoföre iyi geceler diledi sonra dönüp beraberce eve girdiler. Nerdeyse gün ağarmak üzereydi, durağa uğramadan doğruca evine gitti.
***
       Verilen ifadeler bu doğrultudaydı. “Zaten babası vermeyince çocuğa kendi isteği ile kaçmış! Tecavüz mecavüz de yok.” duruma bir anlam veremedi. “Yahu adamcağızın bu işte bir dahli yok! Delikanlı ifadelerinde söylemiş, taksiyi duraktan çevirdim diye. ” Doğru cevabı bulmakta gecikmedi. Belli ki yakınları veya meraklı komşulardan biri, arabanın motor sesiyle uyanmış kızcağızın gece yarısı elinde bohça, genç bir erkekle taksiye binişini hayra alamet saymamış, durumdan vazife çıkarıp plakayı aileye bildirmişti. Polis ertesi sabah o daha uykudayken tam kadro kapısına dayandı. Aslında delikanlı o gece kızın babasının evde olmayacağını biliyordu. “Düşüncesiz çocuk! Valizleri taşımak kolay olsun diye yaptı. Ulan! Koca Dodge marka arabanın sesi o saatte mahalleyi ayağa kaldırır be! Elbet biri meraklanıp bakacak.” Ama hepsinden daha beteri, kızın babası bakanın özel hizmetlisiydi. Uzun yıllardan beri işini başarıyla yaptığından hatırı sayılır itibar kazanmıştı. Dur durak bilmeden çalışıyor, haftada ancak birkaç gün o da akşam geç saatlerde evine gidebiliyordu. Konutta Hanımefendi bir numara ise iki numara kesinlikle bu adamdı. Canı iyice sıkıldı, dudaklarından yavaşça, “Ulan benin mahkûmiyet işine benzedi! Üstüne üstlük bu şahsi mesele,” Sözcükleri dökülmüştü ki birden kapı açıldı, kondüktör içeri girdi. Belli etmedi ama bayağı ikirciklendi. Telaşla elini cebine sokup bileti görevliye uzattı. Adam elindeki zımbayla tam ortasından delip iade etti sonra da çıkıp gitti.
       Tren ertesi gün erken saatte Ankara garına girdi. İner inmez doğruca temyizin yolunu tuttu. Koridorda biraz bekledi sonra başkanın kapısını vurup içeri girdi. Zaten özel bir konuşmaydı. Saygıyla selam verip yargıcın masasına ölçülü bir mesafeyle yanaşınca müvekkilinin dosyasını gördü  “okumuş” diye düşündü, tam durumu kısaca özetleyecekken adam birden gözlerinin içine bakarak,
      -Sen Mükerrem Beyin kim olduğunu biliyor musun? Diye sordu.
Yüzü sapsarı oldu sanki damarlarından kanı çekildi. Ancak:
      -Anladım efendim! Diyebildi.
Kısa bir sessizliğin ardından kendini toparlayıp yargıcı yeniden başıyla selamladı, sonra huzurundan birkaç adım geri çekildi, dönüp hızla kapıyı açtı, adeta kaçar gibi dışarı çıkınca soluğu doğruca Ankara garında aldı. İçki içen bir adam olmadığı halde gar büfesinden aldığı bir adet cep konyağı ile biraz çerezi paltosunun iç cebine yerleştirdi sonra da banka oturup, İstanbul’a gidecek olan gündüz trenini beklemeğe koyuldu. 
Devamını oku...
Yorum 0

Boşboğaz


 

       Tanyeri ağarmak üzereydi, Yalova ılık bir sonbahar sabahına hazırlanırken kaymakamlık lojmanında tatlı bir telaş vardı.

      -Biraz acele et Lamia!

      -Gene ne oldu? Kahvaltıyı hazırlıyorum.

      -Şu kravatı istediğim gibi bir türlü bağlayamıyorum.

      -Salim Bey vapura daha çok var, meraklanma!

      - Biliyorsun toplantı vilayette!

Kadın cevap vermedi, kravatı özenle bağladı sonra tekrar mutfağa döndü.

       Koridordaki boy aynasında kendini izlemeye koyuldu. Sabah kalkar kalkmaz sinekkaydı tıraş olmuştu. Üstünde gri çizgileri olan lacivert kruvaze takım elbise vardı. Usta bir terzinin elinden çıktığı belliydi. Zaten hazır giyimin böylesi, İstanbul’daki en gösterişli dükkânlarda bile bulunmazdı. Gömleğiyse başka âlem; kol düğmeleri kuyumcudan alınmış, kolalı ve yakaları balinalı türden! Ayaklarındaki sivri burunlu uzun bağcıklı pabuçlara gelince, Beyoğlu’ndaki ünlü kunduracıda ısmarlama yaptırıldığı kesindi. Kaymakam Bey bu haliyle bayağı heybetli görünüyordu.

***

       Vakit erken olmasına rağmen hava ısınmıştı. Arka güverteye geçip denizi seyretmeye koyuldu. Fakat Süvari onu gemiye binerken görmüştü, kaptan köşküne davet etti. Kaymakam Bey kahvesini içerken gemi ve rota hakkında bilgi verdi. Sonunda Yalova vapuru Galata köprüsüne yanaştı. Yaşlı kaptana başarılar dileyip ayrıldı. Tam iskeleye çıkarken ayağını halata çarptı. Canı yanmadı ama pabuçlarının kirlenmiş olduğunu fark etti. “ Vilayete böyle gidemem! Mutlaka boyatmalıyım.” Birden az ötesindeki lostra salonunu fark etti. “Yeni Cami duvarının dibinde dikilmekten iyidir. Hem bi gören filan olur!” Tereddüt etmeden içeri girdi. İki basamak çıkıp boş koltuğa kuruldu. Ayağını boya sandığının üzerindeki yere koymayı da ihmal etmedi. Boyacı esmer, çopur yüzlü, bezgin görünüşlü bir adamdı.  “Buralardan değil.” Diye düşündü. Yaşlı adam müşterisine başıyla zoraki bir selam verdi, sonra işine koyuldu.

       Kaymakam Beyin o gün keyfi yerindeydi. Biraz gururlu, biraz kendini beğenmiş havalarda adama sordu,

      -Sen Yalova Kaymakamını tanıyor musun?

Boyacı elindeki fırçayı havada şöyle bir dolandırıp,

      -Boş ver Beyim, kim s…r Yalova kaymakamını! Deyiverdi.

O an başından aşağıya sanki bir kova kaynar su döküldü.  Gene de ağzını açıp bir şey söylemedi. Saatler gibi geçen üç beş dakikadan sonra fiyatını bile sormadan adamın eline üç beş kuruş fazladan sıkıştırıp adeta kaçar gibi oradan uzaklaştı.

       Babıâli yokuşunu tırmanırken tek düşündüğü boyacının sözlerini lostra salonundakilerin duyma ihtimaliydi. “Hayır canım! Çalışanlar işleriyle meşguldü. Bitişiğindeki müşteri gazetesini okuyor, öbürü defterine bir şeyler karalıyordu. Zaten diğer iki boya sandığı da boştu. Peki, ama ya şu lanet herif, sağda solda az önce olanları anlatırsa? Vallahi bu işin şüyuu vukuundan kötü! Ama kabahat hep bende, ne işim vardı Allahın ayısını karşıma alıp kırk yıllık ahbapmış gibi sohbete kalkışacak!” Canı o kadar sıkkındı ki vilayet konağına girdiğinde hala kendine gelememişti.

***

       O talihsiz olayın ardından bir hafta kadar geçti. Milli bayram nedeniyle ilçede gösteri yürüyüşleri, şenlikler yapılacak, akşama da fener alayları düzenlenip sivil ve resmi erkâna balo verilecekti. Kaymakam Bey her şeyin usulüne uygun olması için yardımcıları ile beraber var gücüyle çalıştı. Gün boyu her şey eksiksiz ve kusursuzdu. Sonunda akşam oldu, balo başladı. Orkestra çalmaya başlayınca eşler dansa kalktılar. Ardından içkiler dağıtıldı, ordövrler servis edildi.  Bazılarının gözlerindeki ışıltılar değişmeye başladı. Tabii davetlilerin çoğu limonata, meyve suyu veya gazozla idare etseler de bizim kaymakam onlardan değildi. Sonunda olan oldu! İstanbul’dan dönüşünde herkesten sır gibi sakladığı, sevgili eşine bile anlatmadığı olayı eşraftan birine pat diye söyleyiverdi. Adam iyice cıvıklaşıp iri göbeğini hoplata hoplata o kadar uzun güldü ki çevreden bakışmalar oldu. “Allah cezanı vermesin Salim ne yaptın sen! Eyvahlar olsun, bu herif öbüründen de dangalak çıktı!” Kahkahalar Kaymakamı endişelendirip aklını başına getirmiş olmalı ki yüzü birden değişti, suratı asıldı, adama ters ters bakmaya başladı. Muhatabı aptal değildi. Kendini hemen toparladı. Herifin sarf ettiği sözü komik bulduğu için güldüğünü, samimiyetinden endişe etmemesini rica etti. Hatta üstüne üstlük bir de yemin etti.

       Bayram geldi geçti, kaymakamlık binası da dâhil Yalova gene eski sessizliğine büründü. İnsanlar günlük işlerine döndüler. Kaymakam Bey önünde birikmiş evrakları sumenin altına koyup zile bastı.  Odacı, kapıyı birkaç kere tıklayıp cevabı beklemeden içeri girdi, ellerini önünde birleştirip saygıyla bekledi.

      -Rüstem Efendi, bizim müdüre söyle ilçeyi şöyle bir dolanacağım. Esnafa, ahaliye bir bakalım, asayiş berkemal mi?

 Bu arada içinden “Balodaki kodaman bir boşboğazlık etti mi yoksa?” diye söylenmeden edemedi.

      -Emredersiniz kaymakam bey!

      -Ben çıkıyorum. Artık öğlenden sonra dönerim.

Koridorda yürürken kapısı açık olan kâtipler odasından içeri baktı, memurlar onu görünce, aralarında fısır fısır konuşmaya başladılar. Önce içlerinden bir tanesi sonra öteki sırıttı. Sanki ona gülüyorlarmış zehabına kapıldı. Kapıdan çıkarken tuhaflıklar devam etti. Nöbetçi polis onu gördüğünde her zamanki gibi selama durdu, ancak bu defa adamın gözlerinde muzip bir ışıltı sezdi. “Ne oluyor yahu, kafayı mı yiyorum!” Kaymakamlık binasının basamaklarını hızlıca inip çarşıya yöneldi.

“Ulan bu herif kesin gevezelik etti.” Aklına “Aptala malum olur!” Özdeyişi geldi. Sırıttı. “lan oğlum kendine gel! Yol ortasında böyle kendi kendine gülersen sonunda bir gören olacak, valla deli diyecekler.”

       Çarşıda insanlarla sohbete koyuldu. Hakkını yememek lazım, sosyal bir adamdı, sıradan insanlarla çabucak ahbap olabiliyordu, politikacıydı. Fakat o gün çevresindekiler ona farklı göründü. Esnafla konuşurken sağda solda biriken insanlar sanki aralarında fısıldaşıp çaktırmadan ona bakıyor sonra da belli belirsiz gülüyorlardı. “yok, bana öyle geliyor. Hem kundura boyacısının söylediğinden sana ne be adam! Omzunu silk geç.” İyi de şu an Yalova kaymakamı oydu. “Öf, daraldım valla!” Canı iyice sıkıldı. Daha fazla duramadı. Vedalaşıp doğruca lojmanına döndü. Karısının tüm ısrarlarına karşın ne “gevezeliğim yüzünden çarşıda pazarda bütün ilçe beni konuşuyor.” Diyebildi, ne de sofraya oturup bir lokma yemek yiyebildi. Kadıncağız ikirciklenip daha da ısrar edince kapıyı çekip çıktı. Biraz hava almaya ihtiyacı vardı. Makam arabasını çağırmadı, yürüyerek kaymakamlık binasına gitti.          

       Bu defa kapıda selam duran polisin suratına bakmadı. Doğruca makamına geçti. Sabah çarşıya çıkarken sumenin altına koyduğu evrakları incelemeye başlamıştı ki kapı hızlı hızlı vurulmaya başladı.

      -Gel!

Yardımcısı içeri girdi ve hemen elindeki kâğıdı havada şöyle bir sallayarak,

      -Müjdemi isterim kaymakam bey, dedi.

      -Hayırdır! Müjdeden geçtik, kötü bir şey olmasın.

Muavin gerçekten heyecanlı görünüyordu.

      -Hiç kötü olur mu? (...)Valiliğine atandınız Salim Bey! İlk benden duyun istedim. Hayırlı olsun!

Bunu hiç beklemiyordu doğrusu. Sevinmek bir yana çok şaşırdı.

      -Emin misin, biri bizimle kafa buluyor olmasın.

      -Yok efendim, daha neler! Ankara’dan tel emri geldi. Yarına kalmaz vilayet yazısını gönderir. Sizi lojmandan aradık ama eşiniz hanımefendi “az önce çıktı” Dediler. Ha bu arada vali bey bizzat arayıp tebrik etti. Ben konuştum, siz de bi arasanız iyi olur.

Çalışma masasının çekmecesinden henüz tadına bakmadığı çikolata kutusunu açıp yardımcısına ikram etti sonra zile bastı. Odacı hemen içeri girdi. Adamın yüzünü bakınca “Bizim ayaklı radyo haber almış, olan biteni biliyor.” Dedi.

      -Rüstem Efendi, bunları bütün personele ikram et, tabii kendine de! Ama önce bize iki okkalı kahve getir.

 Yaşlı adam bu defa iyice sırıttı. Ama Kaymakam Bey hiç oralı olmadı. Odacı kapıyı kapatıp çıkınca;

      -Tamam Feridun Bey ararız, sen hele gel otur şöyle, önce kahvelerimizi içelim.

Arkadaşlara haber sal akşam hanımlarını da alıp şehir kulübüne gelsinler. Ama söz bu defa boşboğazlık yok!

Yardımcısının son cümlesini anlayıp anlamadığına aldırmadı bile. Önce derin bir nefes aldı, sonra içinden “Oh be! Artık Yalova kaymakamı değilim.” Dedi.


Devamını oku...
Yorum 0

Dağ Kanunu




       Aşçı dükkânı bu akşam bayağı tenhaydı. Aslında bulunduğu yer dağ başı sayılırdı. İnsanlar ve eşyalar genellikle trenlerle taşınıyor olsa da tepeleme mal yüklü, yorgun ve cefakâr kamyonlar yavaş yavaş hoyrat, dönemeçli, bozuk yollarda boy göstermeye başlamışlardı. İstanbul’dan kalkıp dağ tepe demeden sefere çıkan sürücüler yollarının üzerindeki bu köhne dükkâna uğramadan edemezlerdi. Burası virajları tehlikelerle dolu Bolu rampasının meşakkatini çekmeden önce, araçlarını ve direksiyon sallamaktan yorulmuş bedenlerini dinlendirdikler son bir mola yeriydi. Yemekleri de hiç fena değildi hani!
       Şoför Cemal ve muavini yarım saatten beri tepeleme dolu kamyonun etrafında dolanıyor, lastiklerini, motorunu ve üstündeki yükü kontrol edip duruyorlardı. Sonunda her şeyin yolunda olduğuna kanaat getirmiş olmalılar ki dükkâna girip masalardan birine oturdular.
      -Acıktım be!
      -Az yol yapmadın ağabey, ben oturduğum yerde acıktım!
      -Cengiz usta bana pilav üstü az kuru, bir tabak da yoğurt gönder. Reşat sen ne yiyeceksin?
      -Aynısından!
      -Yanında tas kebabı ye, koyun eti kullanır, söylemedi deme!
      -Cengiz! Benim muavine de aynını, yanında taskebabı, ama bir buçuk porsiyon olsun ha!
      -Derhal Cemal Bey!
Belli ki şişman aşçının eski müşterisiydi. Son kepçeyi hadi bu da bizden olsun gibilerden tabaklara ilave etti. Sonra da çırağına eliyle işaret ederek,
      -Oğlum tepsiyi şurada oturan beylere götür. Sor bakalım başka bir şey istiyorlar mı?
       Yemekten sonra çaylar gelince sigaralarını yakıp dumanını savura savura içtiler. Sanki yola çıkmak için aceleleri yokmuş da biraz daha oyalanıp yorgunluklarını iyice atmak istermiş gibi davranıyorlardı. Sonunda ayağa kalkıp anahtarları uzattı.
      -Git arabayı çalıştır. Hesabı ödeyip geliyorum.
Muavin toparlandı. Cemal dışarı çıktığında genç adamı direksiyona kurulmuş beklerken buldu.  Kamyonun önünden dolanıp bir hamlede yan koltuğuna oturdu.
      -Gidelim mi abi?
İşaret parmağını ile dağları gösterdi.     
      -Sür bakalım!
      -Hadi Bismillah!
       Cefakâr yaşlı kamyon önce şöyle bir silkindi, sonra hareket etti, homurdana homurdana park yerini ardında bırakıp ana yola çıktı. Hızını yavaş yavaş arttırarak batan güneşin solgun ışıklarını karlı zirvelerinde yansıtan yalçın tepelere doğru yol almaya başladı.
       Şoför Cemal kendi iç dünyasında hayallere dalıp gitmişti. “Şanslıyım! Güçlü kuvvetli babayiğit çocuk, hem de akıllı, söz dinliyor. Serseri takımıyla yola çıkılmaz!” Yıllarca tek başına kamyon sürmüş çok yer görmüş, çok insan tanımıştı, ama bu işten artık iyice sıkılmaya başlamıştı. “Kızlar bayağı büyüdüler! Şu lenduhayı bi okuttum mu, üstüne borç harç biraz para koyar, gidip daha ufak ama gıcır gıcır bi tane alırım. İstanbul’da çalışır, her akşam evceğizimde olurum.”
       Ortalık zindan gibiydi. Farların huzmesinin dışında kalan hiçbir şey net olarak görünmüyordu. Kamyon gecenin karanlığında yavaş yavaş rampayı tırmanırken, bir tarafı uçurum, diğer taraf heyelan sahası olan yol iyice dikleşmişti. Sert dönemeçler ve tırmandıkça artan puslu hava da bu tehlikeli maceranın cabası!
       Muavin çoktan uzun farları kapatıp kısaları yakmış, aracı birinci viteste yavaş ama tam güçle tırmandırıyordu. “Çocuk işi biliyor! Zirveye varmaya pek bi şey kalmadı ama bu yükle iniş daha da çetin olacak.” Sonunda tepeye vardılar. Şoför aracı ikinci vitese aldı. Önceleri yol fazla eğimli değildi. Araç biraz hızlanır gibi olunca freni hafif hafif pompalayarak duruma hâkim oluyordu, fakat kısa bir süre sonra bayır dikleşmeye, dönemeçler sertleşmeye başladı. Cemal sanki adamın niyetini sezmiş gibi,
      -Aman ha! Böyle devam et, çok yüklüyüz. Vites küçültürsen şanzıman dağılabilir. Ondan sonra kestirmeden ineriz!
Yaptığı espriye muavin gülemedi, adam kısa farlardan görebildiği kadarıyla önündeki yola bakıyordu. İşte o an olanlar oldu. Kamyon virajı dönmüş tam toparlanmaya çalışıyordu ki birden önlerinde heyula gibi bir karaltı belirdi. Dönemecin biraz ötesinde tıka basa dolu bir kamyon kasası yolun ortasını aşmış, öylece duruyordu. Arkasında ne aydınlatma, ne bir işaret vardı. İkisinin de gözleri sanki yuvalarından dışarı uğradı, şoför Cemal ancak,
      -Aman Allahım! Diyebildi.
Muavin fren yapmadı, ani bir refleksle direksiyonu önce sola sonra sağa doğru kıvırdı. Koca kamyon kasasındaki tonlarca yüküyle bir o yana bir diğer yana iyice yattı, ama devrilmedi. Sol ön tekerlek alçak bankete girdi sonra tekrar yola çıktı. Usta şoför bir iki sağ soldan sonra kamyonu toparladı ve freni her seferinde daha kuvvetli pompalayarak nihayetinde aracı sol şeritte durdurmayı başardı.
      -Abi ben arka tekerleğe takozu koyduktan sonra gidip şu herifi bi güzel döveceğim!
Cevabı beklemeden bir elinde levye diğer elinde takoz kamyondan atladı. Cemal yaşadığı şoktan konuşacak durumda değildi. Uyurgezer gibi o da döşemenin altından bir levye kapmış, gerilerinde kalan ışıkları sönük kamyona doğru, muavinin önünde koşar adım gidiyordu.
       Ansızın sisin içinden dev gibi, iri yarı esmer bir adam çıktı, üzerlerine doğru yürümeye başladı. Yıldızların bile görünmediği bu bulutlu, zindan gibi karanlık dağ başında olduğundan da esmer görünüyordu. Herif bunlara,  
      -Gelin ulan ib…. ler diye bağırdı.    
Duraladılar! Sonunda Cemal’in aklı başına geldi.
      -Reşat oğlum! Boş ver, bu ayı bizi kesin döver. Beş dakika arayla iki mucize biraz zor!
Muavin bu sefer güldü ve onaylar gibi başını salladı. Arkalarına bile bakmadan kamyonlarına binip tekrar yola koyuldular.
Devamını oku...
Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Instagram

Kayıt olmak için E-Posta adresinizi giriniz:

Son Yorumlar

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

Fotoğrafım
Apple of her mum and dad's eye, Yonca came to the world after having 41 weeks and 1 day womb journey and made her beloved ones happy. She was very active inside, so she continues this habit by clapping her hands so many times. Anne ve babasının göz bebeği, şans meleği 41 hafta ve 1 günlük anne rahmi serüveninden sonra dünyaya gelerek sevenlerini sevindirmiştir. İçerideyken kıpır kıpır olan Yonca, dışarıda da bu kıpırtıları bol bol el çırparak göstermektedir.

    Erkut Demirel'in Hikaye Kitaplarından En Çok Hangisini Beğendiniz?