Yorum 0

Hayatla Ölüm Arasında




            Baktığınızda dudakları hariç, sanki yüzünde hiç et yokmuş da ince derisi kemiklerini örtmüş sanırdınız. Boyu uzun, bedeni sırım gibiydi. Zenciler gibi simsiyah kıvırcık saçları vardı. Böyle bir görüntünün insanların gözünde nasıl bu kadar sevimli olabileceğine hiç akıl erdirememişimdir. Acaba sivri burnu mu bunu böyle şirin gösteriyor diye, kendi kendime sorduğum zamanlar olmuştur. Şansal her karşılaştığımızda böyle içten ve dostça gülerdi!

       Bilardo masasının kenarındaki seyirci sandalyelerinden birine oturup oyuncuları izlemeye koyuldum. Elinde istekasıyla doğruldu ve atışını yaptı. Bir numaralı masada kendinden yaşlı, usta oyuncularla oynardı. İşin garibi, ne zaman gelsem buralarda, ama pek para ödediğini de sanmam, karşısına kim çıksa yeniyor. Oyun bitince adamı kasaya gönderip sanki gözleriyle yeni müşteri arıyor! Kombine oyununda düzde olduğu kadar usta, zaten oynadığı adamlar varlıklı kalburüstü kişiler. Yenseler bile buna para ödetmiyorlar. Bu beyler kendi aralarında yüksek sayılarla oyunlar düzenler, bazen de kombine maçlar yaparlardı.

       En iyi masa kasanın tam önündeydi. Müdür güleç yüzlü, ama az konuşan bir adamdı. Öyle bilir bilmez herkese bu masayı kiralamaz, ısrar eden olursa kimseyi kırmadan “rezervasyon var” deyip işi bitirirdi. Şansal bu masanın müdavimiydi. Onu hep burada ya oynarken, ya da oturmuş sırasını beklerken görürdüm. Takım oyunlarında ustalar antreman yapmak için onu yanlarına eş olarak alırlardı. Böyle maçlarda mağlubiyet gelse bile elini pek cebine atmazdı. Hele teke tek bir ustayla oynarken hatasını yakalarsa hiç gözünün yaşına bakmaz, alaşağı ediverirdi!

       O sıralar babamdaki fötr şapkaya pek imrenirdim. Gittim bir tane aldım. Sonra her zaman ki gibi dönüşte bilardo salonuna uğradım. Şansal gene pür dikkat atışını yapmaya çalışıyordu, gözlerini bir an için oyundan ayırınca beni gördü. Yüzünde aynı gülüş, “Vaay! Şapkalı canavar!” dedi. Ben de güldüm, gidip yakındaki boş sandalyeye oturup, oyununu izlemeye koyuldum.

       Bir gün bilardo salonu aniden kapanıp yerinde lüks bir kafeterya açıldı. Şansal ortalarda yok! Mehmet’e sordum, alaycı alaycı omuz silkti.

      -Sansar Şansal mı? Hiç görmedim.

 Allah Allah, o da buna lakap takmış. Herhalde çok zeki olduğu için!

      -Yahu Mehmet, evlenip çoluk çocuğa karıştın hala gırgıra devam!  

Güldü. Şansal’a birkaç defa Beşiktaş çarşısında rastladım. Her seferinde:

      -Ooo, şapkalı canavar!

 Adamla ne yapıyorsun, ne ediyorsun? Diye konuşmak mümkün değil! Bir selam, hepsi o kadar.

       O gün alışverişimi yapmış, elimde torbalar evime dönüyordum, baktım Şansal bisiklete binmiş, bana doğru geliyor. Az ötemde trafik durunca o da durup ayağını yere bastı. Didonun önünde içi erzak dolu bir sepet vardı. Gittiği istikamete bakılırsa alacaklarını henüz tamamlayamamıştı. Yanına varınca durdum. Saçları hafif seyrelmiş ama eskisi gibi siyah, Yüzünde fazla kırışıklık yok göbek filan arama, hala fidan gibi, adam zamana meydan okumuş. “Maşallah!” dedim. Selamlaştık. Gene aynı sevimli, içten gülüş, trafik birden açıldı,

 o yoluna ben yoluma devam edip gittik. Bu defa “Şapkalı canavar” demedi. Bunu saymazsak değişen fazla bir şey yoktu.

       Bisikleti aldığından beri pek selamlaşamıyorduk. O sokak, bu cadde demeden başına buyruk geziyor. Semtte motorlu araç yoğun, zorlanıyor olmalı fakat mutlu görünüyor. Zaman zaman bisikletini balıkçının, manavın, bazen bir marketin önünde kaldırıma veya duvara dayanmış görüyorum. Her seferinde içimden yaramaz bir çocuk gibi gülerek, “Sansar Şansal kesin alışverişte, evin ihtiyaçlarını alıyordur.” deyip, usulcacık yoluma devam ediyordum.

       Derken bir gün pazara giderken yanımdan hızla bir motor geçti. Dönüp baktım. Yahu bu bizim Şansal! Bisikleti bırakıp motor almış. Motor dediysem öyle aman aman bir şey değil, Çin malı küçük bir scooter. Yaşı da bayağı ilerledi, Üstünde ne özel elbise, ne dizlik! Kask mask da hak getire! Adam altındaki, sanki bisikletten daha güvenliymiş gibi çarşı pazar geziyor. Bir keresinde onu, evinin kapısında motorunu kaldırıma çekerken yakaladım.

      -Selam Şansal!

Gene o cin gibi gülen gözleriyle selamımı aldı.

      -Valla seni motorun üstünde böyle korumasız gördüğümde endişeleniyorum. Ben bir keresinde bundan düştüm, başımdaki kask kırıldı ama gene de bir şey olmadıydı!

      -Haklısın! Motora biraz masraf ettim, az bi toparlanayım, alacağım.

Cevap vermedim. Konuyu değiştirmeme fırsat vermedi.

      -Kusura bakma içeri girmeliyim, Pazara çıkmadan önce yemeği ateşte bırakmıştım.

“Kolay gelsin” deyip oradan ayrılırken o da merdivenlere yönelip gözden kayboldu.

       Aradan haftalar, hatta aylar geçti, çarşıda, ne pazarda göremez oldum. “İnşallah korktuğum başına gelmemiştir!” Evi yolumun üzerinde, geçerken kapıya bakıyorum, motor yerinde mi diye. Yok! Ama belki satmıştır. Bir gün eczacının kalfasını yandaki dükkânın tezgâhtarı ile konuşurken yakaladım. Sözünü bitirmesini beklemeden, lafa girdim.

      -Ya Zeki, şu yanda ki binada benim eski bi ahbabım oturuyordu, İsmi Şansal, hani küçük motoruyla çarşı pazar gezer. Uzun süredir göremedim. Düşüp etmesin!

alaycı alaycı yanıtladı:

      -Abi onun gelmesi yaklaştı!

Sanki fark edermiş gibi sordum:     

      -Kaza mı?

Başını olumsuz anlamda sallayıp, böylesi ölüm daha sıradanmış gibi,

      -Kalp! Dedi.

Sonra dönüp arkasına bile bakmadın karşıdaki berber dükkânına girdi.

 

                                                        
Devamını oku...
Yorum 0

Kaşkol




      -Aman iş filan yaparken sakın eğilmeyin. Tansiyonunuz bayağı yüksek, hem bel fıtığınız da var!
Doktor düşünceye dalmış gibi bir an duraladı.
      -Bazı tahliller yapmamız lazım. Sigortanız var mı?
      -Evet var.
       Keyfi iyice kaçmıştı. Doktor her ne kadar bilindik şeyleri söylüyor olsa da canının sıkıldığı halinden belliydi. Gür beyaz saçlarının çevrelediği yüzü solmuş görünüyordu. Zaten yetmişini de çoktan geçmişti. Şaşırtıcı olan ince, uzun vücudu ve ışıltılı gözleriyle hala yakışıklı görünmesiydi. Konuştukça görünen noksansız dişlerinin iyi bir dişçinin elinden çıktığı belliydi. Giyimi kuşamı da bayağı kaliteliydi. Derin bir göğüs geçirdikten sonra: 
      -Peki, yürüyüşü de mi bırakayım?          
Doktor gözlüğünü çıkarıp masaya koyduktan sonra geriye yaslandı.
      -Hayır, hayır, yürüyüş yapabilirsiniz. Ancak abartmayın. En önemlisi eğilip kalkarken dikkat edin.
Koltuğundan kalkıp belini bükmeden dizlerini kırarak yerden bir şey alıyormuş gibi yapıp sonra doğruldu. Onun bu hali yaşlı adamın tuhafına gitti, belli belirsiz güldü. Doktor:
      -İşte böyle, dedi.
Sonra o da güldü.
      -Teşekkür ederim doktor bey. Şimdi sigorta beni bekletir, en iyisi ben bunları dışarıda yaptırıp size getireyim.
      -İyi olur, bekliyorum.
Parmağını hafifçe reçetenin üzerine dokundurdu:
      -Buraya neleri istediğimi açıkça yazdım.
Ayağa kalktı, doktorun elini sıkıp kapıdan çıktı. Merdivenlerden inip dışarı çıkınca yüzünde kışın soğuğunu hissetti. Paltosunun yakasını kaldırmaya çalışırken bir yandan da “Herife bak, eğilme diye tutturdu. İstesem bile zaten belimin ağrısından eğilemiyorum ki!”
       Teşvikiye’den Ihlamur’a inen yola saptı. Tek şeritli yolda trafik bayağı yoğundu. Arabalar on beş, yirmi metre kadar gidip sonra tekrar duruyorlardı. Birden aşağıdan gelen bir arabanın sağ arka tekerleğinin yerinden çıkacakmış gibi yalpaladığını fark etti. İç lastik sanki dışarı çıkmış da yola fırlayacakmış gibiydi. Bir an olduğu yerde duraladı, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu ki araba beş altı metre ilerisinde yavaşladı. "Son model, gıcır gıcır! Sanırım Honda" Tekrar arka tekerleğe baktığında şaşkınlığını gizleyemedi. "Vay anasını, neyi neye benzettim!" Diye kendi kendine söylendi. Bej renkli bir kaşkolun ucu otomobilin kapısına sıkışmış, gerisi arabanın ardında uzayıp geliyordu. Tabii bu yağmur ve çamurda yol kenarlarındaki birikintilere iyice bulaşmış olarak!
      Sağ pencereye sokulup eliyle arka tekerliği işaret ederek sürücüyü uyarmak istedi ama çamurun iyice kirlettiği camdan içeriyi görmesi mümkün değildi. Önce cama hafifçe dokundu sonra elini boşlukta bir kaç kere çevirerek şoförden aralamasını istedi. Ardından pencere dört beş santim kadar aralandı. Genç sürücü şaşkın ve meraklı yüz ifadesiyle ona baktı.
      -Kaşkolunuz kapıya sıkışmış. Yazık, yerlerde sürünüyor!
"Canı sıkılmış bir hali var. Haklı! Benim de kaşkolum böyle caddede gezse canım sıkılır." Belli belirsiz gülümsedi, sonra belki alay ettiğimi sanır diye hemen ciddileşti. Oysa çocuk hiç oralarda değildi. Gülümseyerek:
      -Lütfen uzatır mısınız? Dedi
      -Hemen şurada, inersen bi koşu alırsın.
Genç adam bir şey demedi ama hala bekliyordu. “Herhalde inip arabayı sahipsiz bırakmak istemiyor.”      
      -Canım, kontak anahtarını arabanın üzerinden al. Topu topu bir dakikalık iş, zaten bu sıkışıklıkta ne olabilir ki!
Genç adam anahtarı sertçe çıkarıp montunun cebine koydu, sonra hızla inip arabanın arkasından dolandı. Duruma bakınca:
      -Öff! Dedi.
       Sarışın uzun boylu gösterişli bir çocuktu. Yaşlı adam “arabaya yakışmış doğrusu” diye düşünürken, delikanlı arka kapıyı açıp kaşkolunu kurtardı sonra da hoyratça koltuğa fırlattı. Arabasına dönerken “teşekkür ederim.” Dedi. Yaşlı adam gülerek:
      -Önemli bir şey değil sen de aynısını yapardın.
Sözü bitirmiş tam arkasını dönüp gidiyordu ki hiç beklemediği bir cevapla karşılaştı.
      -Ben sadece söylemekle kalmaz getirip verirdim!
Arkasına baktığında araba çoktan uzaklaşmıştı. Zaten canı sıkkındı şimdi iyice sıkıldı. Birden yüreğinin derinliklerinde bir acı hissetti. "Sana ne elalemin kaşkolundan, yürü git işine, kendi dertlerin yetmezmiş gibi!" Sonra biraz yürüyüp evine iyice yaklaşınca "Boş ver!" dedi."Biz zaten başka dünyanın çocuklarıyız. İyisi mi sen gene yüreğinin şarkılarını söyle!"
Devamını oku...
Yorum 0

İpek Gömlek


       Açık denizlerde uzun yolculuklara çıkan bir yük gemisinde makinist olarak çalışıyordu. Şilep oldukça eskiydi, bu yüzden bir hayli zorlanıyordu, ancak işinde eğitimliydi. Bazen “Yağa pasa boğuldum be!” Diye şikâyet etse de gürültüden kimse sesini duymazdı.  Zaten yaşlı ve yorgun motorun onsuz çalışabilmesi zordu.  Belki biraz huysuz ve geçimsizdi ama mesaisini bitirip güverteye çıktığında mehtabı ve uçsuz bucaksız denizi seyrederken huzur bulurdu. Gelgelelim kışın, yemek ve çay molaları hariç kamarasından nerdeyse hiç çıkmazdı. Allahtan okumayı seviyordu da yolculuğun bu yavaş temposunda zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyordu. Varsa yoksa kitapları! Kendisine ayrılan mekânı adeta küçük bir kütüphaneyle donatmıştı.
       Yabancı lisanı da bayağı iyiydi. Gittiği limanlarda tanıştığı kadınlarla kolayca iletişim kurardı. Eli yüzü düzgündü, yakışıklı bile sayılabilirdi, karşı cinsi kendine çeken özelliklere sahipti. İşin tuhafı sahip olduğu bu şeytan tüyü onda doğal görünürdü! Yer içer, gezer tozar, şık giyinirdi. Bunları da en kaliteli ve en lüks mekânlarda yapardı. Belki de günübirlik ilişkileri ve pahalı merakları yüzünden, yıllardır çalışmasına, iyi paralar kazanmasına rağmen bir köşeye beş kuruş bile koyamamıştı.
       Uzun bir süre o liman bu liman dolandı durdu. Sonunda kürkçü dükkânı misali İstanbul’a geldi. Gemiden ayrılırken yanında Fransa ve İtalya’dan aldığı giysilerle tıka basa dolu bir valiz vardı. Bir taksi çevirip doğruca annesinin Teşvikiye’deki evine yollandı. Kadıncağız onu gözleri yaşlı karşıladı. Oğlunun duygulanıp üzüldüğünü görünce her zamanki gibi eliyle gözlerini silerken “Bunlar sevinç gözyaşları oğlum” Dedi.
       Banyo faslı da bittikten sonra çıktığı uzun sefer artık tamamlanmıştı. Alışkanlıklarından hiç vazgeçmezdi, doğruca mutfağa yöneldi. Gözleri annesinin onun için yaptığı bir sürü yemek arasında şöyle bir gezindi, sonunda aradığını buldu. Tabağını alabildiğince zeytinyağlı lahana dolmalarıyla doldururken bilhassa dipteki hafif yanmışlarını seçti. Sandalyesine oturup bu lezzeti içine sindire sindire yedi. Sonra her zaman yaptığı gibi giyinip kuşanıp Beyoğlu’na çıktı. İstiklal caddesinden Tünel’e doğru vitrinlere baka baka yürümeye başladı.
        İstanbul’a her geldiğinde mutlak alışveriş ettiği, zamanın en popüler giyim merkezinin önüne gelince durdu. Vitrini incelerken birdenbire irkildi. Adeta gözlerine inanamadı. Yıllardır arayıp da bulamadığı bir zamanlar adeta meftunu olduğu kar gibi beyaz ipek gömlek çeşitli aksesuarların arasında bütün ihtişamıyla vitrinin zeminine uzanmış öylece yatıyordu.
       Çocukluğu hatırladı. İlkokula başladığı yılın yaz aylarıydı. Annesi halının üstüne açtığı dikiş makinesinin başına oturmuş bembeyaz pırıl pırıl kumaştan bir şeyler dikiyordu. Yanına geldiğini görünce makineyi durdurmuş, “Bak sana ipek gömlek dikiyorum, artık büyüdün, koca adam oldun!” Demişti. Karşılıklı gülüştüler. Gömleğini çok sevmişti, onun içinde kendini olduğundan daha büyük ve güçlü hissediyordu. Yaz gelip de sıcaklar bastırdığında bıkmadan giyerdi. Ama aradan birkaç yıl geçtikten sonra artık içine sığamaz olmuştu. Sonrasını hatırlayamadı.
       Kapıyı itip moda evinden içeri girdi sonra doğruca asansöre yöneldi. Daha önce çok geldiği için gömleklerin bulunduğu yeri biliyordu. Tezgâhtar kız onu güler yüzle karşıladı. Bakmak istediği ürünü söyleyince az ilerdeki raftan alıp getirdi, sonra da tezgâhın üzerine bıraktı. İpek kumaşa şöyle bir dokundu, ardından sanki okşar gibi bir kez daha! Dudaklarından belli belirsiz “mükemmel” sözcüğü döküldü. Genç kız parmaklarını narin kumaşın üzerinde hafifçe gezdirdi, sonra gülümseyerek “Evet, gerçekten mükemmel” Dedi.  
       Fiyatı hiç sormadı. Nasılsa almaya karar vermişti bir kez, üstelik yanında bir hayli parası vardı. Eve dönerken acenteden iki aylık maaşını çekmişti. Biraz da kendinde vardı zaten. “Bu gömleği alacağım?” Dedi. Kızcağız yine bir şey söylemedi. Olur, makamında başını hafifçe sallamakla yetindi, ama ödeme makbuzunu uzatırken bakışları bu defa gıpta ve biraz da hayret doluydu.
       Doğruca merdivenlere yöneldi. Asansörü beklerken zaman kaybetmeye hiç mi hiç niyeti yoktu. Bir an önce ipek gömleğine kavuşmak istiyordu. Ne tezgâhtar kızın yanında, ne inerken, makbuzda yazılı olan fiyata baktı. Zaten kendisine de sormamıştı.“En fazla beş yüzdür, hadi olsun olsun da sekiz yüz lira olsun. Valla bine, hatta bin beşyüze kadar yolu var. Alıcam arkadaş!”
      Makbuzu aceleyle kasiyere uzattı. Adam kâğıda bakıp öyle bir rakam söyledi ki! Gözleri fal taşı gibi açıldı. Duyduğuna inanamadı. Kâğıdı adamın önünden çekip dikkatlice bakınca gördüğü sıfırlar onu ikinci kez şaşırttı. “Aman Allah’ım! Aldığım iki maaş ve yanımdakiler, gömleği satın almama yetmiyor. Üstüne üstlük daha bir hayli para lazım!” Bu rakam onun için bile çok fazlaydı. Canı iyice sıkıldı ama kendini çabuk toparladı. Hiç bir şey söylemedi, hatta adamın yüzüne bile bakmadı. Ani bir dönüşle gerisin geri kapıya yöneldi. Sokağa çıkınca kavurucu ağustos sıcağını bedeninde her zamankinden daha fazla hissetti.    
Devamını oku...
Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Instagram

Kayıt olmak için E-Posta adresinizi giriniz:

Son Yorumlar

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

Fotoğrafım
Apple of her mum and dad's eye, Yonca came to the world after having 41 weeks and 1 day womb journey and made her beloved ones happy. She was very active inside, so she continues this habit by clapping her hands so many times. Anne ve babasının göz bebeği, şans meleği 41 hafta ve 1 günlük anne rahmi serüveninden sonra dünyaya gelerek sevenlerini sevindirmiştir. İçerideyken kıpır kıpır olan Yonca, dışarıda da bu kıpırtıları bol bol el çırparak göstermektedir.

    Erkut Demirel'in Hikaye Kitaplarından En Çok Hangisini Beğendiniz?