Halkalıda

                 

       Bahçede dolaşırken çocuk yanıma geldi. “Bu hafta sonu babam ve amcalarımla balığa gideceğiz, gelir misiniz?” Ardından ilave etti “Sizi Halkalı tren istasyonundan alırız.”
      O Pazar hava güzeldi, ilkbaharın pırıl pırıl günlerinden biri. Bazılarına göre İstanbul’da bahar olmaz, aniden yaza girilir. Ama bunu söyleyenler ilkbahar geldiğinde kırlara çıkıp papatya ve gelincik tarlalarını gezmeyenler ya da İstanbul’un iki yakasındaki tepelerde erik, ayva, badem, hele hele erguvan ağaçlarını seyretmek için Boğaz’ı boydan boya geçen eski bir şehir hatları vapuruna hiç binmeyenlerdir.
      İşte o gün öyle bir gündü. Sirkeci’den trene binip son istasyonda indim. Çocuk beni buldu, babasıyla amcaları az ileride bekliyorlardı. Birkaç kilometre gittikten sonra bir dere kenarına geldik. Araba park edilince herkes eşyasını indirdi. Şöyle bir soluklanınca etrafıma baktım, ileride demir bir köprü vardı. Derenin karşı kıyısının ardındaki tepeciğin üzerinden geçen demiryolu bu köprüye ulaşıyordu. Çocukluğumdan beri trenlere, hele yük trenlerine meraklıyımdır. Köprüye bakarken öte taraftan gelmekte olan bir yük treninin önce gümbürtüsünü duydum, sonra köprüye girişini izledim. Saniyeler içinde aklıma annemle beraber yaptığımız uzun tren yolculukları geldi. Çocuğun da benim gibi köprüden geçmekte olan treni seyrettiğini fark ettim. Göz göze gelince sessizce gülüştük. Sanki birbirimizdeki çocukluğu keşfetmiştik.
      Sonra dereye doğru baktım. Hala yeşil akıyor ve oldukça temiz görünüyordu. Çocuklarla birkaç yetişkin her iki tarafında sıralanmış balık tutuyorlardı. Resul bey yanımıza gelip, “Kızılkanat,” dedi. “şanslıyız.” Evet” anlamında başımı salladım. Dere önümüzden geçtikten sonra sağda ince bir kola ayrılıyor, sazlık ve otlukların arasından devam ediyordu. Su oldukça sığ ve durgundu. Çocukla amcaları yanıma gelip, “biraz yem bulalım,” dediler. Merakla onları takip ettim. Küçük amca yemlerini bulmuş olacak ki, derenin yan kolundaki sazların arasından oltasını atmaya başlamıştı bile!
       Zaman zaman gölün uzağında bir yerden tüfek sesleri geliyordu. Baba,“Acımasız herifler, bunlar avcı filan değil, düpedüz katil. Yavrusu olan ördeklere tüfek atıyorlar.” Sonra öfkeyle gölün bizden uzak yamaçlarına doğru bakıp, sanki silah atan adamla konuşuyormuş gibi, “Sen çocukken anneni vursalar iyi miydi? Dedi. Bunlar hep duyduğumuz şeylerdi. Ancak bire bir ilk defa karşılaşmıştım. O günden sonra av tezkeremi yenilemedim, ava da gitmedim. Artık silahlarımı altı ayda bir sadece temizlemek için elime alıyorum.
      Birden çocuk elindeki sopayla otların arasında bir şeylere vurmaya başladı. Eğilip yerden alıyor ve torbaya koyuyordu. Yanına yaklaşıp,
      -Nedir o? Diye sordum.
      -Yem topluyorum.
Yeşilimtırak bir böcekti. Çocuk o kadar hızlı çalışıyordu ki!
      -Galiba çekirge!
 Başıyla onaylayıp eliyle de işaret ederek,
       -Çekirge, dedi.
Sonra devam etti.
      -Bunları suyun üstünden kapabilmek için sıçrayan balıkları bile gördüm.
Çocukla birlikte derenin köprüye bakan tarafına geçtim. Diğer balıkçılar bizden yaklaşık yüz metre ileride dizilmişlerdi ama yoğunluk karşı kıyıdaydı.  Livarımı derenin sıfır noktasındaki kumluğa bırakıp, ipini kumsala çaktığım çubuğa bağladım. Makinem bu işe uygun, ama Sporteks kamış hem kısa hem hantal, bilmem ki bu kadar hafif kurşunu atar mı? Çocuğun oltasından yan gözle kopya çekip kendime benzerini hazırladım. Küçük bir kıstırma, ince ama sağlam bir misina, ucuna da altı numara Fransız iğne. Çekirgeyi takarken genç adamdan bayağı yardım aldım. Babası uzaktan bizi izleyip, bıyık altından gülüyordu, ben de güldüm.
       Kendinden emin bir balıkçı edasıyla oltasını karşı kıyıya birkaç metre yakın bir yere attı.
      -Geçen hafta yine gelmiştik, tam burası!
Şimdilik izlemedeyim. Fakat o da ne? Oltası birden bire gerildi.
      -Vay be!
Atmasıyla çekmesi bir oldu. Bir’den beş’e, sıralanırsa balık dört numara izmarit büyüklüğünde, bayağı da iyi görünüyor! Şimdi atış sırası bende. Kamışı savuruyorum, ama yolun yarısına ancak düşürüyorum. Elimdeki kamış bu kadar hafif kurşunu atmaya uygun değil, ağır kurşun ve büyük balık için. Bir zamanlar Arnavutköy’de şafak sökerken bu kamışa yüz elli gram kurşun takıp kayıkhanedeki sandalların arasından lüfere kaşık atardım.
       Dibe takılma riskini göze alarak bir kıstırma daha taktım. Tam yerine değilse de az gerisine düştü. Balık anında yeme yapıştı. Süratle çekip livara atım. Çocuk ha bire çekiyor! Ben iki balık alana kadar o üç tane. Ama ben de boş çekmiyorum, Üstelik küçük balık yok. Evvel Allah livarım doluyor. Diğerlerininkini hiç sormayın! Ya karşı sahildeki balıkçılar? Ne de çok balık varmış. Bu arada bizimkiler çimenlere örtü yayıyor, piknik yemeğine misafir olarak katılıyorum.
       Uzun süreden beri bu kadar güzel bir çevrede bulunmamıştım. Civardaki ağaçlar çiçek açmış, uzaktan gelen böcek vızıltılarına kuşların senfonisi eşlik ediyor. İnsan çoğu zaman dikkatini başka şeylere yönelttiğinden veya kendi iç hesaplaşmalarıyla uğraştığından bu güzellikleri göremiyor. Yeşilliğin ortasındaki bir ağacın gövdesine sırtımı dayamış otururken mis gibi çayımı yudumlayıp bunları düşünüyorum. Resul Bey birden kendi livarındaki balıkları benim torbama boşalttı.
      -Ne yapıyorsun, bunlar çok fazla!
      -Olsun. Dolaba atar yavaş yavaş yersiniz.
      -Biz bunları pişirmeyi de bilmeyiz.
      -O kolay, ben tarif ederim.
Devam etti:
      -Çok keskin bir bıçak lazım, balığın içini ayıkladıktan sonra enlemesine ince ince ve sık sık iskeletine kadar çizmeniz gerekir, Tabii başından kuyruğuna kadar.
      -Peki, nasıl pişecek?
      -En güzeli una bulayıp çiçek yağında kızartmak!
Tarife de, balıklara da teşekkür ettim. Eşyaları arabaya dikkatle yerleştirdik. Bir kez daha çevreme göz attım. İçimden “çok güzel, keşke yine gelebilsem” diye düşündüm.
                                                            ***
       Sabahın erken saatinde Arnavut köy sahilinde yürüyüş yaparken eski bir arkadaşıma rastlamıştım ayaküstü sohbet ettik.
      -Akşam televizyonu izledin mi?
      -Evet, dere taşmış, koca koca tırlar sele kapılmış. Pek çok kayıp varmış.
      -O derenin eski halini bilir misin?
      -Yıllar önce bir tanıdıkla balığa gitmiştik. Koca Livar dolusu kızılkanat tutmuştuk, hiç unutmam bir yaz boyu yedik!
      -İşte o dere, ama söylediklerin bir zamanlardı. Şimdilerde ne dere kaldı, ne de balıklar. Yerinde yeller bile esmiyor. Artık tır parkları, sanayi siteleri, gecekondular var.
Gülerek:
      -Kim bilir belki gökdelenler bile vardır!
      -Yani yok yok!
Gene güldü fakat bu defa acı acı!       
      -Hayır! Şimdilerde orada olmayan yeşil renkli bir dere, içindeki balıklar ve kurbağalar, kıyıda tek tük ağaçlar, sazlıklar, göçmen kuşlar, hatta kuluçkaya yatmış yaban ördekleri, kır çiçekleri ve çekirgeler…                                                
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

0 yorum:

Yorum Gönder

Sonraki Kayıt Önceki Kayıt Ana Sayfa
Instagram

Kayıt olmak için E-Posta adresinizi giriniz:

Son Yorumlar

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

Fotoğrafım
Apple of her mum and dad's eye, Yonca came to the world after having 41 weeks and 1 day womb journey and made her beloved ones happy. She was very active inside, so she continues this habit by clapping her hands so many times. Anne ve babasının göz bebeği, şans meleği 41 hafta ve 1 günlük anne rahmi serüveninden sonra dünyaya gelerek sevenlerini sevindirmiştir. İçerideyken kıpır kıpır olan Yonca, dışarıda da bu kıpırtıları bol bol el çırparak göstermektedir.

    Erkut Demirel'in Hikaye Kitaplarından En Çok Hangisini Beğendiniz?