Göz Otu



       Koskoca işyerinde her şey ondan sorulurdu. Elektrik arızası mı var, “Aman Mustafa yetiş!” Sular mı akmıyor? “Hemen tamir et!” Beylerin canı çay mı çekti? “Mustafa çaylar ne oldu?” “Semiha demliyor abi, az sonra getirir.” İşveren, çocuklarını ziyarete mi gelecek? “Hafta sonu binayı bir güzel temizle, büyük patron gelecek! Çalışanlar çıktıktan sonra etrafı kontrol etmeyi de unutma!” “Tamam, müdür bey sen merak etme, evvel Allah biz her daim buradayız.” Akla hayale gelmeyen daha neler neler! Yöneticiyi saymazsak adam iş yerinde sanki bir numara, karısı da tabii iki! Allah’ı var aynı kocası, onda da dur durak yok. Sanki koca bina bunların koşu pisti. Bir yukarı bir aşağı koşturun koşturabildiğiniz kadar!
       Bir gün bu gidip gelmeler esnasında memurlardan birinin başını yukarı kaldırıp gözüne bir şeyler damlattığını gördü. Zaten meraklı, her şeyin nedenini sorgulayan bir tip, dayanamadı,
      -Abi, hayırdır?
Başı yukarda, arkası da dönük olduğu için göremedi ama sesinden tanıdı.
      -Sorma Mustafa! Sulanıyor, kaşınıyor. Üç dört gündür böyle, ben de anlamadım ne iş!
      -Keşke ben damlatsaydım. Hiç azalmadı mı?
      -Ne gezer! Üç dört saatte bir damlatıyorum. Pek geçecek gibi görünmüyor!
     -Bizim oralarda göz otu diye bir ot var, sizdeki şikâyetlere iyi geldiğini duymuştum. Bu hafta sonu köye gideceğim. Bir sorup soruşturayım mı? Ne dersiniz?
      -Valla bu ilaç biraz rahatlatıyor ama sonra gene aynı şey! Bilmem o iyi gelir mi? Gözümü bilgisayardan ayıramıyorum ki dinlendireyim!
      -Mazlum Bey, sen merak etme pazartesiye elinde bil.
 İlacını cebine koyarken teşekkür etti, sonra gözünü kırpıştıra kırpıştıra tekrar odasına döndü.
       Günlerden cumaydı. O günün de diğerlerinden farkı yoktu. Her şey eskisi gibiydi ama Giresun o gün baharın en güzel günlerinden birini yaşıyordu, nerdeyse şehirdeki bütün ağaçlar çiçek açmıştı. Gökyüzünün ve Karadeniz’in maviliğine çevredeki kırların yeşilliği ve çiçeklerin rengârenk güzelliği eklenince tablo tamamlanıyordu.
       Temizlik malzemeleri ve bazı ihtiyaçlar genellikle o gün alınırdı. İşini bitirip şirkete dönerken köşedeki dükkâna her zaman uğrardı, yolunun üzerindeki bu yeri köylüsü işletiyordu. Dükkânın önünde eski ahşap sandalyesine kurulmuş gazetesini okurken, çocukluk arkadaşını karşısında görünce sevindi.
       -Hoş geldin, hoş geldin!
      -Hoş bulduk nasılsın?
      -İyi, iyi geç otur şöyle.
Aceleyle dükkâna girip kendi oturduğundan daha düzgün bir sandalye kapıp getirdi.
      -Mustafa, sen az bekle şuradan iki çay alıp geleyim.
Çayların şekerlerini yavaşça karıştırıp, birer de sigara yaktılar. İlk yudumlar alınıp ilk nefesler çekildikten sonra:
      -Ee ne var ne çok?
     -Bildiğin gibi pek değişen bir şey yok, her şey eski hamam eski tas!
Hafifçe gülüştüler. Misafir:
      -Aha dur! Bi şey var.
      -Ne?
     -Bizim iş yerinden biri! Gözleri kızarmış, yaşarıyor muymuş neymiş! Batma da oluyormuş. Bak ne diyeceğim? Bizim oralarda yaşlılar bir ottan bahsederler, hiç gördün mü?
      -Hayır, ama toplayanını tanıyorum, dayım olur!
      -Valla mı?
Gülerek:
      -Ayıp ettin!
      -Bu hafta sonu köye gideceğim, büyükleri özledim. Sen de gelsene.
      -Olur, zaten bizimkilere bir şeyler götürecektim. Akşam mı gidelim? Yoksa yarın sabah mı?
      -. Akşam şirkette biraz işimiz var. Yarın sabah olsun, Semiha da gelir.
      -Anlaştık!
****
       Tıpkı her zaman dükkânının kapısının önünde oturduğu gibi bu defa da köy kahvesinin çardağı altında oturmuş çayını içiyordu. Bu durum biraz komiğine gitti.
      -Merhaba!
      -Merhaba!
      -Ulan ne zaman gelsem dükkânın önünde oturursun, burada da kapı dibindeki çardak altını buldun!
      -Ne yapalım Pazar günü başka gidecek yer mi var. Hem burası havadar oluyor! Sen şimdi onu bırak, bizim dayı grip mi ne olmuş! O bayırı filan çıkamam diyor, zaten ateşi de varmış.
      -Ee ne olacak şimdi?
      -Bilmem ki! Ama çok istiyorsan beraber gider bakarız.
      -Bilmediğimiz şeyi nasıl arayacağız be! Müneccim miyiz?
      -Yok, öyle değil. Avcı dayı birkaç örnek ot verdi, bulursanız bunlardan toplayın sonra da getirin bakayım dedi. Kendisine de istiyor! Çok ihtiyarlamış, aslında hastalığı bahane!
     -İyi, o zaman oldu bu iş! Hava da güzel hem gezeriz hem ararız!
Gülerek ilave etti.
      -Semiha yolluk da hazırladı.
      -Çay içer misin?
      -Hayııır!
      -Hadi o zaman! Kahvecinin parasını ödeyeyim de çıkalım.
       Köylerini arkalarında bırakıp tepelere doğru tırmanmaya başladılar. Sırt çantalarında azıkları, ellerinde babalarının bir zamanlar kullandığı değnekleriyle dik yamaçları ve keçi yollarını tırmandıkça tırmandılar. Bir ara nefeslenmek ve bir yudum su içmek için durduklarında uzaklardan Karadeniz’in üzeri sanki bulutlarla kaplanmış ya da bulutlara yükselmiş gibi göründüğünü düşündüler.
      -Ne manzara be!
      -Bırak şimdi ötelerdeki manzarayı da etrafındaki manzaraya bak! Sanki rengârenk bir çiçek tarlasının içindeyiz! Şu ilerdeki yamacı görüyor musun? Hani kayalık olan, üzerinde birkaç bodur ağaç var.
Bir yandan da kolunu uzatmış işaretle göstermeye çalışıyordu.
      -Evet gördüm.
      -Aha işte orası! Avcı dayının bana tarif ettiği yer.
      -Bu çiçek bolluğunda nasıl bulacağız?
     -Elimizde örnek var. Malum, araştırmacı olan sensin. Bundan sonrası sana kalmış. Öyle hemen tırsmak yok!
      Arkadaşının alayını anlamazlığa vurdu.
      -Yok, valla niyetim insani yardım.
       -Hadi hadi seni bilmez miyim? Yani bu kadar eziyete, tövbe tövbe!  Okulda da böyle meraklıydın. Öğretmen kırlara bayırlara hep seni gönderirdi. Allah bilir sen bu otu İstanbul’daki Üniversite’lere de götürürsün.
İçinden “Aslında hiç fena fikir değil hani” diye geçirdiyse de
      -O kadar da değil! Hadi gevezeliği bırak da işimize bakalım dedi.
Kayalıklara iyice sokulup aramaya başladılar. İki üç saat bir oraya bir buraya dolandılar ama sonunda ellerindekine benzeyen birkaç tane bitki bulabildiler.
      -Ben bittim valla! Kendimi şu ağacın gölgesine bi attım mı kimse kaldıramaz.
      -Baksana saat de pek geç oldu. Oturmuşken bir şeyler yiyelim bari!
       Karınları doyunca dönüş yoluna koyuldular. Bu seferki çıkıştan biraz daha kolay oldu. Köye inince doğruca avcı dayının kapısını çaldılar. Yaşlı adam bitkilere söyle bir bakınca tamam gibilerden başını salladı, ama sonra da yüzünü buruşturdu.
      -İyi ama bunlar kime yeter!
Arkadaşı yaşlı adamın sözünü kesti.
      - Dayı ben almayacağım.
      -İyi o zaman, zaten şu ikisi bana yeter. Bir daha geldiğinizde gene beni arayın. Sanki o an aklına gelmiş gibi duraladı:
      -Haa sağda solda boş boğazlık edip otların yerini etrafa yaymayın. Diye sıkı sıkı tembih etti.
       Avcı dayının evinden ayrılıp köy meydanına doğru yürürlerken arkadaşı:
      -Zor da olsa işi başardık! Gel yola çıkmadan şu çardak altında bir yorgunluk kahvesi içelim.      
      -Hayııır! Bak nerdeyse akşam olacak, hava kararmadan Giresun’da olalım. Ben bizimkileri alayım, arabanın yanında buluşuruz.
      -İyi, ben de babamlara gideyim bari.
****
       İşyerinin giriş kapısından henüz geçmişti ki Mustafa yolunu kesti,
      -Mazlum bey göz otunuzu getirdim.
Belli ki çoktan unutmuştu. Şaşırır gibi oldu ama otları görünce hatırladı.
      -Hay Allah iyiliğini versin Mustafa! Ben şaka yaptığını sanmıştım.
      -Hiç olur mu ağabey! Pazar günü dağ tepe dolaştım valla.
      -Nasıl kullanılacak bu?
Gözleri hala kızarık ve nemliydi.
      -Şöyle göz kapaklarının uçlarından kirpiklerinin üzerlerine birkaç kere sür yeter.
      -Hepsi bu kadar mı?
      -Evet, ama bi şey var!
Merakla yüzüne baktı.
      -Bu ottan zarar gören kimseyi duymadık ama ben doktor değilim. Bu yüzden bir sorumluluk alamam. Sonra bana kızma!
Güldü,
      -Tamam, Mustafa teşekkür ederim.
Aceleyle binaya girip gözden kayboldu.
       Aradan en fazla üç dört gün geçti. Koşuşturma her zamanki gibi devam ediyordu. Kapı kapanmadan kendini asansöre son anda atabildi. İçeri o kadar hızlı girmişti ki duramadı, önündekine tutunmasa az daha düşecekti. Adam hızla geri dönüp sertçe bir baktı. Son gelenin Mustafa olduğunu görünce yüzü yumuşadı.
      -Kusura bakma Mazlum Bey son anda yetiştim, bu yüzden duramadım.
Adamın gözlerindeki kızarıklığın yok olduğunu fark etti. Belli ki zeki biriydi, Mustafa’nın bakışından hemen anladı.
      -Karşılaştığımız iyi oldu. Sana denk gelemiyordum, malum iş güç!
      -Gözün nasıl?
      -Ben de onu diyecektim. Allaha şükür gördüğün gibi iyiyim! O gün Yaradan’a sığınıp şöyle bir kere sürdüm. Baktım zarar ziyan yok! Hatta iyi bile geldi, devam ettim. Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.
      Asıl sevinen Mustafa’ydı. Bitkinin bu kadar işe yarayabileceğine pek inanmamıştı doğrusu!
        Bu otu nasıl yararlı hale getirebilirim diye düşünmedi değil ama sonunda yapabileceği bir şey olmadığına kanaat getirdi. “En iyisi, bunları uygun bir vakit İstanbul’da bu işlerle uğraşan üniversite hocalarına götürmek!”
****
       Yazın sonuna doğru Semiha’ya İstanbul’daki ağabeyinden anneannesinin ölüm haber gelince idareden üç gün izin alıp, öğlene yetişiriz umuduyla akşamdan yola çıktılar. “En fazla yarım günümü alır” düşüncesiyle” göz otunu bir mendile sarıp yanına almaya unutmadı.
       Tahmin ettikleri gibi cenazeye yetiştiler. Akşamı dualarla geçirip, anneannelerini bol bol yâd ettiler. Ancak ertesi gün beraberce yenen öğle yemeğinden sonra Semiha’ya “Fazla kalmam ikindiye yetişirim, biliyorsun akşamüzeri yola çıkacağız” Dedi. Sonra kadıncağızın cevabını bile beklemeden kendini dışarı attı.
      Büyük şehrin zorluklarına alışık değildi, ama alışık olanlara bile zor gelebilecek bir trafik karmaşasını yarıp binbir güçlükle aradığı üniversite hastanesine ulaşmayı başardı. Fakat sorunlar burada bitmedi. Koca koca binaların arasında adeta dört döndü. Sorduğu insanlar ya bilmiyor ya da ilgili bölümün adını söylemeye dilleri dönmüyordu!  Nihayetinde Allah haline acımış olmalı ki, beyaz önlüklü doktor olduğunu varsaydığı gençten bir adam,
      -Bu üniversitede aradığın bölüm yok, buralarda boşuna oyalanma. Sen şu ilerdeki öbür üniversiteye gideceksin dedi.
Sonra da arkasına bile bakmadan hızla uzaklaştı. Aceleye alışıktı ama bu kadarı onun için bile fazlaydı. Sağa sap, sola sap sonunda kapıyı buldu ve kendini dışarı attı. Araba ve insan selinin arasında kâh şoförlere kâh simitçilere sora sora diğer üniversiteyi buldu. Burası daha da büyüktü. O dehliz benim bu bodrum senin hesabı döne dolaşa sonunda kendini büyücek bir binanın en alt katında buldu. Upuzun koridoru bir başına paspas yapan orta yaşlı hademeye yanaştı.
      -Kolay gelsin!
Adam işinden başını kaldırmadan, yavaşça:
      -Kolaysa başına gelsin. Dedi.
Mustafa işin dalgasında,
      -Meslektaş olduğumuzu anladın galiba!
Tebessüm ettiğini görünce adam da güldü. Cebinden bir sigara çıkarıp hizmetliye uzattı. İkiletmeden alıp dudaklarına götürdü, ardından elini cebine sokup eski model çakmağını çıkardı. Birer nefes çekip dumanını karşılıklı savurdular.
      -Bir şey mi soracaktın?
      -Evet! Dedi, sonra olan biteni işte böyle böyle diye özetledi.
      -Eh yaklaştın sayılır, aradığın hocanın odası biraz ilerde, şu koridoru takip edip sola sap, kapısının yanında tabelası var. Prof. Nejat Bey mi nedir? Soyadını hatırlayamadım. Ha!
Işık yanıyorsa içeride demektir.
       Teşekkür edip ayrıldı. Tarif ettiği istikamete doğru yürüyünce odayı bulması uzun sürmedi. Ama tabelanın altındaki ampul yanmıyordu. “Ne olur ne olmaz.” Deyip kapıya şöyle bir dokundu. İçerden hiç ses gelmeyince ne yapması gerektiğine karar veremedi. Koridorda in cin top oynuyordu. En iyisi geri dönmek diye düşündü.
       Yolda az önceki hademeyle tekrar karşılaştı. Adam bir banka tek başına oturmuş dinleniyordu. Bunu görünce eliyle ne oldu işareti yaptı.
      -Ampulü yanmıyordu, kapısını da vurdum ama! Nasip değilmiş, gidiyorum.
      -Gel otur biraz soluklan! Sabah gördüm, arabasına bir müşteri mi gelecekmiş ne? Belki otoparka çıkmıştır. Gelir gelir! Madem bunca zaman uğraştın, biraz daha bekle!
Çaresiz adamın yanındaki boş yer oturdu. Ama sonra iyi oldu diye düşündü. “Bayağı yorulmuşum yahu!” Şanslıydı, fazla beklemedi.
      -Bak koridorun öbür başından bize doğru gelen şu şişman adam! Hemen yakala ne diyeceksen de, fazla konuşkan değildir.
Hoca yaklaşınca ayağa kalktı, adam bunun koca koridorda tek başına beklediğini görünce bir şeyler söyleyeceğini sanki anlamış gibi biraz yavaşladı.
      -Hocam bir şey diyecektim!
Cevap vermedi ama durup bekledi.“Ben Giresunluyum, orada oturuyorum.” Diye söze başlayıp, göz otuyla ilgili hikâyesini anlattı. Sonra cebinden mendiline çıkardı, açıp topladığı bitkileri hocaya gösterdi.
     -Biraz sürünce iyileşiyorlar. Vallahi gözümle gördüm!
Bunları söylerken biraz heyecanlandı.
      -İncelerseniz memnun olurum, diyerek mendili uzattı.
Profesör bitkilere elini sürmedi sadece şöyle bir baktı! Biraz alaycı bir ses tonuyla:
      -Memnun olursun ama bunlar ölmüş, işe yaramaz! Git bunun canlısını getir. Şöyle toprağıyla filan olsun!
    Cevap vermedi fakat bu da ona yetti. Yüzünün ne hale geldiğini görmeliydiniz. Hoca başka bir şey söylemedi, zaten az konuşan biriymiş! Başını çevirip yürüdü gitti.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...

0 yorum:

Yorum Gönder

Sonraki Kayıt Önceki Kayıt Ana Sayfa
Instagram

Kayıt olmak için E-Posta adresinizi giriniz:

Son Yorumlar

Popüler Yayınlar

İzleyiciler

Fotoğrafım
Apple of her mum and dad's eye, Yonca came to the world after having 41 weeks and 1 day womb journey and made her beloved ones happy. She was very active inside, so she continues this habit by clapping her hands so many times. Anne ve babasının göz bebeği, şans meleği 41 hafta ve 1 günlük anne rahmi serüveninden sonra dünyaya gelerek sevenlerini sevindirmiştir. İçerideyken kıpır kıpır olan Yonca, dışarıda da bu kıpırtıları bol bol el çırparak göstermektedir.

    Erkut Demirel'in Hikaye Kitaplarından En Çok Hangisini Beğendiniz?